galerihikmet

Anasayfam
Ziyaretçiler
Okul Anıları-1961-65
Nostaljik fotoğraflar
Konuk Defteri
Kitap Tanıtımları
Amasra Linkleri
Karışık Linkler
Amasra'yı Tanıyalım
Amasra Manzaraları
Tarihi Görüntüler
Amasra Kitabı
Basında Amasra
Mesleki Adresler
Önemli Telefonlar
Yeme İçme Yerleri
Otel Ve Pansiyonlar
Cafe-Disco-Barlar
İşbank'lılar
Safranbolu
100 Temel Eser
İlginç konular
Güzel Hikayeler
Tarihi Hikayeler
Seçme Fıkralar
Seçme Şiirler
Plakalar-Anket
Türkiye Telefon Kodları
Teksas--Tommiks
Atılay Denizaltı

Güzel Hikayeler


RABBİM SEN BİZİ AFFET

Çevremdeki insanlar yaptığım zulümden dolayı benden uzaktılar..
Dediki:
Günlerden bir gün Evlenmeyi arzuladım ve bir çocuk sahibi olmayı..
Evlendim ve bir çocugum oldu..Adını Fatma koydum..Onu çok sevdim.. Ve Fatma büyüdükçe kalbimdeki imanda onunla büyüdü.. Kalbimdeki isyanda azaldı onunla..
Elimde içki kadehi vardı onu içme isteğiyle doldurmuştum, Fatma onu devirdi.. daha yaşı iki bile değildi..
Sanki ona bunu yaptıran Allah'tı!
O büyüdükçe kalbimdeki imanda onunla büyüdü..Allaha yaklaştığım her bir adımda içinde olduğum maasilerden(isyanlardan) uzaklaştım biraz biraz..
Ta ki Fatma 3 yaşına basana kadar..
3 Yaşını bitirdiğinde Fatma öldü!!
Ve Malik İbnu Diynar devam ediyor anlatmaya:
Kızım Fatma ölünce durumum vaziyetim eskisinden dahada kötü oldu..
Ve bende, çevremdeki müslümanlarda olan ve beni bu büyük üzüntüye karşı dayanmamı sağlıyacak sabır yoktu..
Herşey çok kötüye gidiyordu.. Şeytan durmadan benimle oynuyordu.. Ta ki o gün geldi ve Şeytan bana dedi ki:
"Bugün öyle bi sarhoş olacaksınki daha önce hiç böyle sarhoş olmadın!!"
Ve ben o gece içmeye ve sarhoş olmaya azmetmiştim.. Gece boyu içtim..içtim.. içtimm!!
Öyle bir duruma gelmiştimki rüyalar beni birbirine atıyordu.. Taki o rüyayı görene kadar:
Rüyamda kıyamet günündeydim! Güneş kararmış, denizler ateşe çevrilmiş, Depremler oluyordu durmadan..
İnsanların hepsi kıyamet günündeydi.. İnsanlar zümre zümre.. grup gruptu.. ve ben o insanların arasındaydım..
Sesler duyuyordum birisi sesleniyordu:
Ey Filan oğlu filan!! Cabbara hesap vermeye hadi! Diyordu ..
Ve o çağrılan insanın yüzünün rengi simsiyah olmuştu duyduğu o korkudan..
Birçok insan cağrıldı.. ta ki kendi ismimi duyana kadar..
Ses beni cağırıyordu.. Haydi Cabbara Hesap vermeye!! Diyordu..
O an çevremdeki o insan kalabalığından kimse kalmamıştı.. Kıyamet günü.. Mahşer yeri bomboştu..
Sonra bir anda karşımda bir fare gördüm çok büyüktü(devdi), çok vahşi ve çok saldırgandı.. çok güçlüydü.. Ağzı açık bana doğru koşuyordu..
Bende duyduğum korku ve dehşetten dolayı ondan kaçmaya başlamıştım..
Kaçarken bir anda karşımda oldukça yaşlı ve zayıf bir adam gördüm! ve ona seslendim:
-AHH!! Beni bu dev fareden kurtar!!
Bana dediki: Oğlum Ben cok zayıfım seni ondan kurtaracak gücüm yok. Ama şu yönde koş eminim kurtuluşa ereceksin..
Ben onun dediği yöne doğru koşmaya başladım.. Dev fare hala arkamdaydı beni kovalıyordu. Ve karşıma cehennemin ateşi çıktı.. Yüzümde hissediyordum o dehşetli sıcaklığı!!!
Fareyle cehennem arasında sıkışmıştım..
Ve kendi kendime dedimiki o an.. Ben bu fareden ateşe düşmek içinmi kaçıyorumm!!
Ve koşa koşa bana bu yolu tarif eden o zayıf adama doğru koşmaya başladım.. Farede peşimdeydi gittikce yaklaşıyordu bana
Çok korkuyordum!! Adamın yanına geri geldim ve ona dedimki:
-Allah aşkına beni bu fareden kurtar yalvarırımm!
Ve yaşlı adam benim halime ağlıyordu..
Bana dediki:
Beni görüyorsun ben çok zayıfim güçsüzüm benim seni kurtaracak halim yok.. Ama bu sefer şu yönde koş! bu sefer inşallah kurtuluşa ereceksin.
Adamın dediği yönde koştum deli gibi.. Fare hala kovalıyordu bir adım arkamdan koşuyordu.. Beni ısıracaktı az kalmıştı Ta ki karşımda o dağı görene kadar…
O dağın üstünde birsürü bebek vardı..
Ve o dağın üzerinde bulunan çocukların hepsi ağlıyorlard.. hepside aynı şeyi söyleyerek ağlıyor haykırıyorlardı..
Diyorlardı ki:
-Ey Fatmaa!! Babana bakk! Babana Bakkk!!
Malik ibnu Diynar dediki:
O an o çocuğun kızım Fatma olduğunu anlamıştım..
Ve o an 3 yaşında ölüpte cennete gitmiş bir kızım olduğuna cok sevinmiştim.. Beni bu dehşetli korkudan(fareden) kurtarıp Cennete sokacaktı
Kızım beni sağ eliyle tuttu ve kurtardı
Ve sol eliyle fareyi itti.. ben o an korkudan ölü gibiydim..
Sonra tıpkı Dünyadayken olduğu gibi onu kucağıma oturttum!
Bana dediki:
Ey Babacığım! diyip şu ayeti okudu bana:

"İman edenlerin kalplerinin Allahın Zikrine dönmesinin zamanı gelmedimi?"
Ona dedimki:
Kızımm! Bu fare neydi bana anlat!!
Dediki: O fare senin dünyada içinde olduğun işlediğin kötü amellerindi.. Onu sen besledin büyüttün ve onun seni yiyebilecek büyüklüğe sen ulaştırdın!!
Ey Babacığımm! Sen bilmiyormusunki Dünyada işlenen ameller Ahirette kıyamet gününde mucessem olarak karşımıza çıkar!!
Ona dedimki:
Peki o zayıf adam?
Dediki:
O Yaşlı ve zayıf adam senin güzel amellerindi.. Sen onu böyle zayıf böyle güçsüz.. böyle çaresiz bıraktın.. onu kendi haline ağlattın..!!! Seni kurtatmasına izin veremiyecek duruma sen koydun!
Eğer ben doğmasaydım ve küçük yaşta günahıiz olarak ölmeseydim seni bu dehşetten kurtaracak başka bişey yoktu!
O an uykudan ağlaya ağlaya uyandım!
Ağzımdan çıkan şu kelimelerle:
Evet Allahım vakti geldi.. Evett Allahımmmmmm vakti geldii!!
Hemen gusül abdesti alıp giyinip camiye koştum sabah namazına! Günahlarımdan arınmak kendime cennet yolunu çizmek.. tövbe etmek Allaha yalvarmak içinnn Camiye girdiğim an imamın okuduğu o ayet!!!
Rüyamda kızımın beni kurtardığında okuduğu ayetti!!

"İman edenlerin kalplerinin Allahın Zikrine dönmesinin zamanı gelmedimi?"
Bunları yaşayan kişi
Tabiinlerin imamlarının efendisi!!
MALiK BiN DiYNAR!!!
O insanlar arasında geceler boyu ağlamasıyla bilinirdi
Ve derdiki:
Allahım! Kimin cennete gireceğini, kimin cehenneme gireceğini sadece sen bilirsin!
Ben bunlardan hangisiyimm???
Allahımm!! Beni cennet ehlinden eyle! Cehennem ehlinden eyleme!
Malik Bin Diynar büyük bir tövbe etti..
Ve insanlar arasında şöyle meşhur oldu:
Caminin kapısına giderdi ve insanlara seslenirdi..derdiki:
Ey asi insanlar ey günahkar insanlar Allahınıza dönün!! Gafil insanlar Allahınıza dönünn!!!
Ey Allahtan kaçan kullar.. Allahınıza dönünn!
Rabbin sana gece gündüz sesleniyorr! Seni çağırıyorr!!!
"BANA BIR KARIŞ YAKLAŞANA BEN BİR DİRSEK YAKLAŞIRIM.. BANA BİR DİRSEK YAKLAŞANA BEN BİR KULAÇ YAKLAŞIRIM BANA YÜRÜYENE BEN KOŞARIMM!!..
La ilahe illa ente Subhaneke Inni kuntu min el-Zalimin(tovbe duası)
Peygamber efendimiz bir hadis-I Şerifinde şöyle buyuruyor:

"Bir insanin hidayetine vesile olman senin için dünyadan ve içindeki herşeyden hayırlıdır"

Ebu'l-Hasan-Harkani'nin Kabrinin Bulunması

Bir rivâyete göre Ebü'l-Hasan Harkânî, Kars'ın fethine katılmış ve kale önlerinde şehit düşmüştür. Kars'ta, Hasan Harkânî'nin kabrinin bulunmasıyla ilgili çeşitli rivâyetler vardır. Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme'sinde bir rivâyeti şöyle nakletmektedir:

Kars kalesi Osmanlılar tarafından Üçüncü Murâd Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tâmirâtı Lala Mustafa Paşaya verilmişti. Tâmirâtın yapıldığı sırada askerlerden Hâfız Osman isimli hal sâhibi biri rüyâsında Hasan-ı Harkânî'yi gördü. Ona;

- Oğlum Hâfız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fâtihalardan nasîbdâr olayım." dedi.


Ertesi gece Hâfız Osman aynı rüyâyı tekrar gördü. Fakat cesâret edip Paşaya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyâyı gördü. Ebü'l-Hasan Harkânî, mütebessim çehresiyle bu defâ şöyle dedi:


-Yavrum Hâfız Osman! Gördüğün rüyâlar sâdık rüyâlardır. Yalnız makâmımın nerede olduğunu, evvelki rüyâlarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun için de paşaya söylemeye cesâret edemedin. Şimdi dikkatlice dinle târif ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kale içi mahallesinde Kağızman Kapısı'na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin, son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak yığınlarını temizledikten sonra, hâlis topraktan üç arşın eşin. Sandukam meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesine doğru on sekiz adım götürür oradan da üç arşın derinliğinde hâlis topraktan kabrimi eşer oraya defnedersiniz. Baş ucuma bir de câmi inşâ edersiniz.


Hâfız Osman gördüğü bu sâdık rüyâyı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı. Paşa bu askerini kucakladıktan sonra;


- Yâ evlâdım! Sen de mi bu rüyâyı gördün? Evet oğlum, bir pîrî fânî, bana da bu husûsu defâlarca rüyâda buyurdularsa da senin tafsilâtlı rüyân gibi olmadığından büyük tereddüt ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu telaşlı endişeden beni kurtardın." dedi.

Ertesi gün Lala Mustafa Paşa bir tamim yayınladı. Bütün halk ve askerî erkân, tekbir sesleriyle rüyâda târif edilen yere geldi. Kazma işi tamamlanıp tabut çıkınca, Mustafa Paşa ulemânın müsâdesiyle açtı. Tabuttan hoş bir koku yayıldı. Arkasındaki yaş hırka bile henüz çürümemişti ve savaş sırasında yaralanan sağ bacağı ile sol pazusuna bağlanan mendillerden, hâlâ kan damlamaktaydı. Durum sultana bildirilince, Üçüncü Murâd hemen bir türbeyle yanına câmi yaptırılmasını emretti.

DERVİŞ İLE TİLKİ

Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. 'Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?' diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu.

Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.

Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: 'Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?' diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.

Düşündüğü gibi de yaptı: 'Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.' diyerek beklemeye başladı.

Bekledi, bekledi... Ne gelen ne giden... Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

'Ey tembel adam!' diyordu ses, 'kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.

Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.'

Ey genç insan!

'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!

Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir.

Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır

YILIKMAYAN TÜRBE

Nevşehir - Göreme yolu üzerinde bir türbe vardı. Hasan Baba Türbesi. Nevşehir Belediyesi, şehrin çıkışındaki yolu genişletme gayesiyle, bazı tadilâtlar yaptı. Bu arada yolun genişletilmesi ve gidiş - gelişli bir yolun yapılmasına da karar verilmişti. Yol yapımı türbenin bulunduğu yeri de' içine alıyor ve türbenin yıkılması icab ediyordu. Fakat bir gün Belediye Başkanına bir şikâyet geldi.

Bazı işçiler ellerinde kazma olduğu halde türbeyi yıkmak istiyorlar, fakat yıkamıyorlardı.

Bu hâdise üzerine halk ve belediye başkanı türbenin bulunduğu mevkie geldiler ve elleriyle türbeyi yıkmak istediler. Fakat Allah Teâlâ, onun yıkılmasına müsaade etmediği takdirde nasıl yıkacaklardı. Türbeyi yıkmak için kazmayı alıp da elini kaldıran işçilerin elleri, halkın bakışları arasında havadan inmiyor ve adam yıkmaktan vazgeçip geri çekildiği zaman ise, hiçbir şey yokmuş gibi eski haline avdet ediyordu.

Bu durum karşısında, Belediye türbeyi yıkmaktan vazgeçti ve gidiş - gelişli yol türbenin sağından ve solundan erilerek türbe iki yolun ortasında kaldı.

Halkın, tevekkülü, çalışkanlığı ve üstün ahlâkı ile çok sevdiği ve hürmet gösterdiği bir velî idi. Sohbetleri ve güzel ahlâkı ile insanlara çok faydalı olmuştur. Gariplerin, yetimlerin ve hastaların yardımına koşar, onlara her yönden destek olurdu.

Hasan Baba, bir gün dostlarından birisi vefât etmek üzere iken başında bulunup ona duâ etmişti. Hasta son anlarını yaşadığı sırada armut istemişti. Mevsim kıştı. Dışarda şiddetli tipi vardı. O mevsimde armut bulmak mümkün değildi. Hastanın başında bulunan yakınları ne yapacaklarını şaşırarak, Hasan Baba'nın yüzüne bakıp;

-Bize yardımcı ol, ne yapalım, hastanın bu arzusunu yerine getiremeyeceğiz." dediler.

Hasan Baba çâresiz kalan ve çok üzülen bu insanlara;

- Üzülmeyiniz, buluruz. Allahü teâlâ bir imkân ihsân eder. Biraz bekleyin, diyerek dışarı çıktı.

Kısa bir müddet sonra elinde küçük bir armut dalı ile içeri girdi. Armut dalı üzerinde yemyeşil tâze yapraklar ve olgunlaşmış sapsarı armutlar vardı. Sanki yaz mevsiminde dalından kırılmış gibi idi. Hastanın başında bulunanlar bu hâli görünce, bu işin Hasan Baba'nın bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona olan derin muhabbetleri ve gösterdiği yakın alâka hepsini ağlattı. Armutları verip, hastanın gönlünü hoş ettiler. Hasta kısa bir süre sonra vefât etti.

Bunda Da Bir Hayir Var

Bir zamanlar Afrika daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan iitbaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
-Bunda da bir hayır var!
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
-Bunda da bir hayır var!
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
-Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyünz meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
-Haklıymışsın! dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi.
-Hayır, diye karşılık verdi arkadaşı. Bunda da bir hayır var.
-Ne diyorsun Allah aşkına?diye hayretle bağırdı kral. Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?
-Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene

İbrahim Amca

Bu yaşanmış gerçek bir hikaye..Mısırlı bir dava adamı olan doktor Saffet
Hicazi'den dinledim bir Tv kanalında..Kendisi de, olayın kahramanından
bizzat dinlemiş..

İbrahim Amca bir Türk..Fransa'da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkanı var,

daha doğrusu küçük bir marketi..

O'ndan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde..
Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar..

Olayımızın kahramanı Cad, 7 yaşında bir Yahudi çocuğudur..

Cad, hergün gelir ve İbrahim Amca'dan alışveriş yapar, her gelişinde de
sahibine hissettirmeden(!) bir çikolatayı cebine indiriverir..

Bu aylarca böyle devam eder..

Birgün yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata
almaz, çıkar..

İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle;

"Caad, bugün çikolatanı almadın " Ve uzatır ona her zaman Cad'ın aldığı
çikolatayı..

Şaşırır çocuk ve; "Biliyor muydun?" der hayretle..

İbrahim Amca başını okşar Cad'ın ve; "Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık
büyük bir suçtur..Başkasının hakkına tecavüzdür! Buraya geldiğinde yine al
çikolatanı, ama benden hediye olarak" der şefkatle..

Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında,
Cad ise 7 yaşında bir çocuktur..Aradan yıllar geçer..Ne zaman Cad'ın bir
sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca'sına koşar Cad.. O'nun şefkatli sinesine
sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu dostuna ve

nasihatlarini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular..

Ne zaman sıkıntıyla İbrahim Amca'sına koşsa Cad, İbrahim Amcası
çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad'a vererek; "Hadi aç bir yeri" der,
sonra Cad'ın açtığı yeri okur, Cad'a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler

birlikte..Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur!..

Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim

Amca da ötelere yürüyen bir fani..Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam
etmiştir..

Bir gün emr-i Hakk vaki olur ve İbrahim Amca, Hakk'ın rahmetine
kavuşur..Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca'nın;
İçerideki küçük Sandık olduğu gibi hiç açılmadan Cad'a verilecektir..

Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır..Çok ağlar, çok yanar..Artık
elinden yüreğinden tutan, sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı-dert ortağı
yoktur..

Vasiyet üzerine sandık Cad'a ulaştırılır..
Ama ilk anların hüznüyle açmak bile istemez Cad..

Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı,

çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir, gözleri dolar; Seslenir

dostuna;

"Ah keşke burada olsaydın da, çözümleseydin yine, bak yalnız kaldım, bak
ortada kaldım." derken aklına sandık gelir..Koşar açar sandığı..Bir de bakar

ki sandıktan, İbrahim Amca'sının eline verip açtırdığı ve okuduğu böylelikle

sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitap çıkar..

Kur'an'dır O!..

Ama bilmez bunu Cad.. Koşar, okutmak için birini arar, herkese gösterir
kitabı..Sonunda bir Tunuslu okur açtığı sayfayı ve tercüme eder Cad'a..Sorun

yine çözümlenmiştir o Kitap sayesinde..

Merak eder Cad, sorar "Bu Kitap nedir?"
Tercüme eden Tunuslu; "Bu Kur'an-ı Kerim'dir, Müslümanların kitabı"

Cad şaşırır, şoktadır!
Demek ki yıllarca bilmeden okudukları, her derde deva olan o esrarengiz
kitap Kur'an'dır ha?

Zerre tereddüt etmez Cad ve sorar hemen; "Müslüman olmam için ne
yapmalıyım?"

Tunuslu gerekeni söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad müslüman olur..
CadAllah Kur'an adını alır..

Hikaye burada bitmiyor..

Cadallah Kuran, öyle ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece
Avrupa'da 5000 kişinin Müslüman olmasına vesile olur..Her geçen gün artar,
hidayetine vesile oldukları..

Daha sonra Cadallah Kuran, Afrika Kıtasına geçer, orada da 5 milyondan fazla

kişi, sayesinde Müslüman olur..

Dr. Saffet Hicazi, Bizzat tanışır O'nunla ve hikayesini dinler, elinden hiç
bırakmadığı hayli yıpranmış Kur'an'ı sorduğunda Cadallah; "Ammu İbrahim'in
Kur'an'ı işte bu" der, yanında gezdirmektedir hep..

Dr. Saffet; "Niçin Afrika Kıt'ası diye sorunca da;

Açar elindeki İbrahim Amca'nın Kur'an'nını ve kabını sıyırıp son sayfasında
çizili Afrika haritasını gösterir..Ve der ki; "İbrahim Amcam biliyordu benim

Müslüman olacağımı ve bana işaret etti ki bu haritayla, Afrika'ya gideyim ve

bu Nur'u gönüllere koyayım Rabbimin izniyle"

Yine Dr. Safet'in anlattığına göre, bir gün Nijerya dan bir heyet gelir
Mısır'a, yardım heyeti..Bu heyetin sözcüsüyle konuşurken Saffet Bey,
kabilesini, nerede oturduğunu vb sorar adama..O da söyleyince, "Sen der
Cadalllah Kur'an'ı tanıyor musun?..

Bunu sorunca, adam çok şaşırır ve heyecanla; "Evet!" der ve "Sen nerden
tanıyorsun, yoksa gördün mü O'nu, konuştun mu O'nunla?" peşpeşe sıralar
sorularını..

"Evet" deyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini-yüzünü öper, öper
gözyaşlarıyla..

Ve der ki; "Ben O'nun sayesinde Müslüman oldum. Madem bu eller O'nun elini
tuttu, madem bu gözler O'nu gördü, ben sanki O'nu öpüyorum"

2004 yılında vefat etmiş Cadallah Kur'an..Rabbim mekanını cennet eyleye,
amin..

Rabbim İbrahim Amca'ya da rahmet ede, O gibilerin emsallerini arttıra..
Avrupa'nın batağında bir Nur..
Dirayet, şefkat, din, ırk ayırmadan seven yüce bir gönül..
Her yaşa hitabetmesini bilen bir kocaman bir yürek,
O'na sallallahu aleyhi ve sellem benzeyenbir can..

Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!

Bir Arap kanalında Kur'an'ı, O'na sarılmayı, Kur'an'la amel etmenin lüzumunu

anlatan bir Mısırlı Tebliğci, konuşmasının sonunu senin kıssana
ayırmıştı..Gözyaşlarıyla anlattı seni..Gözyaşlarıyla dinledik..Gurur duyduk
seninle İbrahim Amca!

Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiğin fidanının, dünyanın dört bir
köşesinde, ab-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca?

Hele bu asırda!..Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin "ben ben" dediği,
kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez arzularının
peşinde olduğu şu talihsiz asırda...

Senin amel defterin mahşere kadar hiç kapanmayacak ne mutlu sana İbrahim
Amca..

Sana, senin gibilerine ne kadar muhtacız ya Ammu İbrahim!
Nefesini yolla bize, diriltici yüreğindeki o nefhaları..
Silkinip dirilelim, şu ölüm uykusundan kendimize gelelim..

Ayasofya'nın Kubbesi

Yusuf b.Abdullah'ın Tevarih-i Al-i Osman'ında şöyle yazılıdır:

Muhammed Mustafa(s.a.v) dünyaya geldiğinde Medayin'de Nuşirevan-İ Adil tak-ı kisrası(köşkünün kubbesi) zelseleden aşağıya göçtü. Acem vilayetinde ateşperestlerin ateşi söndü.Ayasofya'nın kubbesi çatladı.İmparator o kubbeyi tekrar yaptırdı ve her yaptırışında yıkıldı.Neticede aciz kaldılar ve rahipler ittifak edip imparatora gelerek durumu anlattılar:'' Arap diyarında bir peygamber zuhur etmiştir , adı Muhammed'dir, onun dünyaya gelmesiyle bu kubbe yıkılmıştır, derman ancak ondan gelir.'' dediler.
İmparator Herakliyus hemen itibarlı bir elçiyi hediyelerle Hz.Muhammed'e (s.a.v) gönderdi.Elçi mektupla varıp durumu bildirdi. Muhammed Mustafa (s.a.v) mübarek ağız suyunu alıp güzel bir taşa sürdü ve elçiye verdi: ''Bu taşı kubbeye koyunuz.'' buyurdu .Elçi de taşı Herakliyus'a götürdü. Herakliyus taşı bina ustalarına verdi , onlar da kubbeyi yeni baştan inşa ederken bu taşı kubbeye yerleştirdiler.Kubbe bir daha yıkılmadı

Peygamberli Rüya !!!

Bir Cuma günü Kuran okurken S.A. uykuya dalar ve rüyasında Peygamber Efendimiz onun karşısındadır ve ona şunları söyler:
Bir hafta İçinde 7000 insanin öleceğini, ama hiç birinin de gerçek
bir Müslüman olmayacağını,Son zamanlarda pek çok kimsenin Allahın istediği düzgün ve dürüst
işler yapmadığını, bu zamanların kötü zamanlar olduğunu,
Bu zamanda evli kadın ve erkeklerin eşlerine sadık kalmadıklarını,genç kızların erkekler gibi her yere girip-çıkıp gezer olduklarını,
edepli giyinmediklerini,Tüm gençlerin velilerine diğer insanlara saygı göstermediklerini,Zenginlerin
fakirlerle ilgilenmediklerini,artık sadaka ve
zekât vermez olduklarını,
İnsanların namaz kılmadıklarını ve oruç tutmadıklarını, oysa Mahşer
Gününün yaklaştığını,Kısa bir zaman
sonra gökte sadece bir yıldız kalacağını ve
dua kapılarının kapanacağını,Kurandaki yazıların silinerek okunamaz olacağını,
Güneşin Dünyaya çok yaklaşarak tersten doğup batacağını.Peygamber efendimiz ayrıca şunları da ekler:"Her kim bunu okurken
yanında başkaları varsa onların da duyacağı
şekilde açıktan okusun.Bunu yapan kişiye Cennet de bir yer ayrılır
Rüyayı anlatan S.A.bunların doğru olduğuna inandırmak için şu yemini etmiş:"Bunlar
doğru değilse, gerçek bir Müslüman gibi
ölmeyeyim!"Peygamber Efendimiz
yukarıdaki durum tespitinden sonra aşağıdaki
tavsiyelerde bulunur: Günde beş defa namaz
kılın,Oruç tutun, Hırsızlık yapmayın,
Fakirlere yardım edin.

Toprağa gömülen servet

Bir zamanlar yaşlı bir adamın birbirinden tembel üç oğlu varmiş. Yaşlı adam çocuklarının bu huyundan hiç memnun değilmiş.
Hayatının son anlarını yaşarken çocuklarını bu huylarından vazgeçirmek için yanına çağırmış ve onlara:

"Yavrularım! Görüyorsunuz ki ben hayatımın son anlarını yaşıyorum. Bu güne kadar sizlere söylemediğim son bir sözüm var. Sağlığımda biriktirebildiğim paralari bir küpün içine doldurup bahçenin bir tarafina gömdüm. O küpü ne tarafa gömdügümü şimdi hatırlamıyorum. Ben vefat ettikten sonra o altin dolu küpü arayıp bulun ve geçim sıkıntılarinizdan kurtulun, demiş.

Babalarının vefat etmesinden bir müddet sonra üç kardeş, babalarının vasiyeti üzerine altın dolu küpü bulabilmek için o geniş bahçenin her tarafini karış karış kazımışlar.
Toprağı adeta elekten geçirir gibi aktarmışlar. Fakat altin dolu küpü bir türlü bulamamişlar ve bulmaktan ümitlerini kesmişler. Bu sırada içlerinden biri:
Bu topraga bu kadar emek vermişken her tarafina ekin ekelim, bari böylece ondan faydalanalım da emeğimiz boşa gitmesin, demiş.

Diğer iki kardeş de bu teklifi uygun görmüş ve kazılan bahçenin her tarafina ekin ekmisler.
Allah da öyle bir buğday vermiş ki, babalarının söylediği altın dolu küp, onların çalışıp toprağı işlemeleri ve böylece rızıklarini aramalarıymış.
Bu şekilde çalişmanin semeresini gören üç kardeş, bundan sonra da çalişmaya devam etmişler.

Nitekim Kuran-ı Kerim'de: "İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39) buyurulmaktadir

Ashabı Kehf

Resulüllah(sallallahü aleyhi ve sellem) Ashabı Kehf görmek istedi.Allahü Teala**Dünyada onları göremezsin, fakat ashabından dört kişi gidip onlara(senin) peygamber olduğunu bildirsinler.İslam dinini tebliğ eylesinler** diye vahyetti.

Peygamber Efendimiz(s.a.v) Cebrail (a.s.) ile müşavere edince,Cebrail(a.s.) dedi ki,**Ya Resulallah, mübarek hırkanızı yere seriniz, bir tarafına Ebu Bekir,bir tarafına Ömer,bir tarafına Osman, bir tarafına Ali(r.a.) otursunlar,Allahü Tealaya dua et, Süleymana (a.s.)verdiği rüzgarı senin emrine versin.**dedi. Resulallah Efendimiz(s.a.v) dua edince , o rüzgar geldi, onları götürdü.Mağara kapısına varıp, içeri girdikleri zaman, Kıtmir dirilip karşıladı.Tabasbus ederek Ashabı Kehfin bulundukları yere getirdi.Allahü Teala Ashabı Kehf uyandırdı.

Sahabiler,**esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü**diye selam verdiler.Onla da **ve aleykum selam ve rahmetullahi ve berakatüh** dediler.Sonra sahabiler dediler ki.;**Ey Ashabı Kehf ey yiğitler! Allahın peygamberi Muhammed bin Abdullahın size selamı var.** Ashabı Kehf **Allahın Resulü Muhammede selam olsun.İslam dinini bize bildirdiğiniz için size de selam olsun.Dini İslamı kabul ettik.Bizden Muhammed aleyhiselama selam söyleyiniz.** deyip tekrar uykuya vardılar.

BİR DAHA HZ.MEHDİ ZAMANINDA UYANIRLAR.Bunu Cebrail(a.s.) Resulüllaha(s.a.v.)haber verdi.Ashab(r.anhüm)rüzgar ile geldiler.Resulüllah onlara sual edip **Ashabı Kehfi nasıl buldunuz?** buyurunca ,onlar da vaziyeti anlatıp, selamlarını söylediler.Resulüllah dua edip **Ya rabbi, benimle ashabımı ayırma, beni ve Ehli beytimi sevenleri mağfiret et** buyurdu.

Ya Resulülah! Biz günahkar ümmetin Seni, Ehli Beytini ve Ashabını çok ama çok seviyoruz.Bizide ayrılmak istemediğin ashabına meccanen dahil ediver.

BESMELENİN FAZİLETİ


Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.

Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" Şuna bir oyun çevireyimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,
" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."

Suçlunun Savunması

Hz.Ömer (r.a.) tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında Hz.Ömer'i öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye müdahale edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer'in huzuruna girince selam verir. Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar. Bunun üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, diyince hiddeti birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede bulunmadın. Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin. Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını isteyince, Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz, cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.

İBRAHİM EDHEM

O iyi adli, iyi şanlı padişah, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, hay huylar duydu. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu.

- "Kim acaba bu densiz?.." derken içinden, başını dışarı uzatarak.
- Kim o ? Diye seslendi. Bu herhalde peri olmalı. Yoksa insandan kimin haddine düşmüş, bu saate sarayın tepesinde gürültü etmek!...

O zamana kadar hiç görmediği bir bölük halk damdan başlarını uzatarak dediler ki:

- Kayıbımız var, gece vakti onu arayıp duruyoruz.

Ibrahim Edhem:
- Ne arıyorsunuz? Dedi.

- Develerimizi, dediler.
- Damda deve arandığını kim görmüş, diyince Ibrahim Edhem;

- Peki... öyleyse sen taht üstünde oturup padisahlik ederken, Allahi arayıp bulmayı nasıl umuyorsun?.. dediler.

İste bu oldu!.. Bundan sonra Ibrahim Edhemi kimse görmedi. Peri gibi insanlarin gözünden kayboldu. Aslında halkın önündeydi ama, mânasi gizli idi. Zaten halk sakaldan, hırkadan başka neyi görür ki?.. Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de!.. İste ondan sonra Zümrüdüanka gibi alemde meşhur oldu. Hangi kusun cani Kafdağına geldiyse, bütün âlem onu söyler, ondan bahseder!...


Mesnevi:4.Cilt. Sayfa:68-69


MİRASYEDİ


Mal, mülk, para, kumaş, hanlar, hamamlar, atlar, davarlar bir bir çıktı elinden mirasyedinin. Miras malının vefası olmaz derler zaten. Alın teri ile kazanılmadığından, kıymeti bilinmez, kolay elde edildiğinden; geldiği gibi kolayca gider. Allahta bu canı bedava verdiğinden, canın kıymeti bilinmez!..

Adam kala kaldı ortalıkta. Ne bir geçim yolu, ne karın doyuracak kuru ekmek!... Başını sokacak bir evinden başka hiç bir şeyi kalmadı!.. Eski dostlar mı?. Eskidi onlar!.. Eskiyen, dost edinilirse; malum akıbet kaçınılmaz olur!.. Sen sen ol; eskiyecekleri dost edinme!.. Ne terk et, ne terk edil!.. Seven ile sevilenin bir olduğudur dost!... Onda ırak düşme olur mu?

Zaten kendisi!..
Bir!..
Yalvardı Allaha, yalnızlığı kalbinin köşesinde hissedince:

- Ya Rabbim!. Beni kurtar, yardım et!.. Lûtfet, bir geçim ihsan eyle!.. Verdiğin malın, mülkün hepsi gitti. Kıymetini bilemedim.. Ne bana bir hayırı oldu, nede yoksullara yardımda bulunamadım!.. Affet Allahım, acı bana!... Bir ışık göster!.. Diye yalvardı günler, geceler boyu.

Mirasyedinin azgınlığı gitti, gözlerinden yaşlar boşaldı.

Gözyaşları, din mahsulüne su verdi!..

İhlas sahipleri; ağlar, sızlar, dua ederler. Onların istekleri Arş-ı Âlaya kadar yükselir. Bunun üzerine melekler:

- Ya Rabbi!.. Sen ki her duayı kabul edensin. Sığınılansın. Mümin kulun yalvarmada, onun senden başka kimsesi yok!.. Yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her istekli, dileğini senden ister!..

Allah:

- Bu onu horlamak için değildir. Geç ihsanda bulunmam, onun faydasınadır. İhtiyacı onu gafletten ayılttı, bana çevirdi.. Dileğini hemen verirsem; yine döner, o oyuncağa kapılır, gaflete dalar gider..

Gerçi:

- "Ey sığınılan, en düşkünlere yardım eden!.. Allahım!.."
Diye gönlü kırık, perişan bir halde ağlayıp, sızlanmada, ama, bırakın ağlasın, sızlasın!.. Bana onun sesi hoş gelmekte.. "Ya Rabbim!.." demesi, sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor. Yalvarması, başından geçenleri anlatarak beni kandırmaya çalışması hoş geliyor!.. Dudu kuşları ile bülbüller, sesleri
nedeniyle kafeslere konur. Siz hiç kuzgunla, baykuşun kafese konulduğunu gördünüz mü?. Güzel seven bir fırıncının yanına iki kişi gelse, biri ihtiyar, diğeri genç ve güzel bir delikanlı!.. Ekmeği kime önce verir fırıncı?.. İhtiyara!.. Neden?..
Onu savıp, diğeriyle daha fazla kalabilmek için.. Geciktirmek için bir çok hileler, nazlar yapar!..

- Evden taze ekmek gelecek!..

- Biraz daha bekle de sana helva da vereceğim, der...
Türlü oyunlarla onu geciktirmenin yollarını arar!... Anladınız mı?... İşte müminlerin; bir murada hemencecik erişememeleri, iyice bil ki bu yüzdendir!..

Yalvarıp yakarmaları, gözyaşları işe yaradı, tesirini gösterdi sonunda. Israrla çalınan kapı açılır mutlaka.. Rahmetler saçan bu kapıyı kim dövdü de açılmadı ki?..

Rüyasında müjdeci ona:

- "Allah dualarını kabul etti... Mısıra, şeker kamışlığına kadar git, filan mahallede, falan yerde bir define var. Çok değerlidir oradaki gömü. Kaz çıkar.. Senin nasibindir o!.." dedi.
Sevinçle uyandı, ne bulabildi ise kalanlardan, yanına aldı, Bağdattan ayrılarak Mısır;a doğru yola koyuldu. Kalbinde zengin olmanın hayalleri, zorluklara perde oluyor, ne yorgunluk, ne meşakkat... gözü bir şey görmüyor, ha bire yürüyor, yürüyor...

Vasıl oldu sonunda istediği yere. Lakin takati kesilmiş, yanına aldıkları da tükendiğinden, açlıktan kıvranırken, çaresizlik içinde, kendi kendine:

- " Dilenmekten başka çıkar yol kalmadı.. Geceleyin çıkarım, yüzümü göstermem, yarım dirhem olsun bir şeycikler verirler herhalde.. Karnımı doyururum onunla!.." dedi.

Bu düşünceyle çıktı, uzun uzun dolaştı mahalleler arasında. Bazen utanıyor isteyemiyor, açlık galip gelince de:" Haydi iste!.." diyor... Gece yarısını geçinceye kadar böyle bîkarar dolaştı durdu. Ansızın bekçi yakaladı adamı, sokağın başında.. Civarın sakinleri çok çekmişti hırsızlardan, onun için bekçi tutmuşlardı..

Padişah da:

- Geceleyin kimi sokaklarda dolaşırken görürseniz yakalayıp elini kesin hemen, velev ki benim akrabam dahi olsa!.. Onlara merhamet yok, yalanlarına zinhar kanmayasınız!.. diye ferman çıkarmıştı.

Hırsız yakaladığını sanan bekçi önce, hiç bir şey sormadan evire çevire bir güzel dövdü, taa ki yoruluncaya kadar!..

- Dur, ne olur yapma!.. Söyleyeceğim!.. diye yalvarıp yakardı bizim mirasyedi.

Bekçi:

-Peki, söyle bakalım; gecenin bu vaktinde ne arıyorsun buralarda?.. Sen buralı değilsin, belli .. doğruyu söyle.. arkadaşların var mı?.. Yerlerini söyle ki kurtulasın, yoksa, bundan öncekilerin de öcünü senden alırız, diye tehditler savurmayı da ihmal etmedi. Adam ağız dolusu yeminler etti,

- Ben ne ev yakan birisiyim, ne de yankesici!.. Hırsız veya zalim hiç değilim. Ben Bağdatlıyım, dedi... Başından geçenleri, rüyasını, bir bir anlattı.

Yemininden doğruluk kokusu geliyordu. Bekçinin gönlü rahatladı, adamın doğru söylediğini anladı.

- Evet senin hırsız olmadığına inandım. Kötü de değilsin ama aptalsın, ahmaksın!. Bir rüyaya inanmış, bir hayale kapılmış, bu kadar yol aşıp buralara kadar gelmişsin!.. Aklın yok galiba!.. Ben yıllardır, devamlı; Bağdatta, filan mahallede, falan sokaktaki filanca adamın evinin bahçesinde ki elma ağacının,
kıble tarafında define gömülüdür, git onu çıkar, dediler de, rüyaya inanıp, bir serabın peşinden koşmadım!.. Ahmak adamın rüyası da ahmakça olur.

Bil ki; aklı da, ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası, erkeğin rüyasından daha aşağıdır, daha değersizdir.

Adam aptallaşmıştı, kendinden geçmiş gibiydi.

- "Şimdi de bir başka rüya da mıyım?.. Bekçi tam da Bağdattaki evimizi tarif ediyor!.. Allah Allah!.. Ululuğuna hudut yoktur Allahım!.. Hazine evimdeymiş de haberim yokmuş. Definenin başında yoksulluktan ölüyormuşum!.." diye geçirdi içinden. Ne derdi kaldı, ne yoksulluğu.. Ne açlığı kaldı ne susuzluğu..

- "Nasibime ermek için bu sıkıntıya uğramam lazımmış, halbuki ölümsüzlük suyu benim bahçemde imiş... Kendimi müflis sanıyordum, o körlüğe rağmen bu nimete nail oldum .. Bana ister ahmak de, ister aşağılık bir adam.. O define benim oldu ya, sen ona bak!.. Muradıma erdim şüphesiz, dertli de desen fark etmez. Sence dertli olabilirim ama, kendimce hoşum!.. Eğer bu iş aksine olsaydı, sana gül bahçesi, bana hor hakir.. Ne yapardım o zaman!..."

Bunları düşünürken; bekçinin yüzüne baktı, ışıldayan gözlerle ve gülümseyen yüzüyle...

- Kal sağlıcakla, Allahaısmarladık bekçi baba, sağol!.. dedi, yüzü Bağdata dönük, yorgun adımlarına taşıtmaya çalıştığı bedeniyle süzüldü karanlıkta kayboldu....

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:334-........-344

Kardeşliği o zaman gör

Mevlana bir gün müritleriyle gezmekteyken birbiriyle oynaşan köpek yavrularını görürler. Bu sıcak kaynaşmadan etkilenen bir müridi hocasına;
- "Hocam ne güzel kardeş kardeş oynuyorlar.
İnsanlar hiç olmazsa kardeşliği bunlardan öğrenlei"der.
Mevlana bu ham düşünceye şu olgun cevabı verir:
- "Aralarına bir kemik at, kardeşliği o zaman görürsün."
______________________________________________

Harun Reşit ile İhtiyar

Harun Reşit Veziri ile birlikte tedbili kıyafet dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve aralarında şu konuşma geçer:
- Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?
- Hurma fidanları dikiyorum.
- Peki bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?
- Kim bilir belki on, belki yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar.
- Peki onların meyvelerini görebilecekmisin?
- Bu yaşlı halimle belki göremem. Ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Biz de bizden sonrakilerin istifadeleri için bu hurma fidanlarını dikiyoruz.
Bu cevap Harun Reşid'in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar, Allah'a hamdeder ve:
- Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi.
Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine Allah'a hamdeder ve:
- Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa mahsül verir, benim diktiğim fidan hem hemen meyve verdi hemde senede iki defa ürün vermeye başladı.

Konya'da halka vaaz eden Hazreti Mevlânâ bir ara der ki:

-Sizler hep iyilerin yanında kötülerin de uzağında durun! Sakın kötülerle yüz yüze göz göze gelip de kötülüklerinde cesaret vermeyin!..

Ne var ki, halkı kötülere karşı böyle uzak durmaya çağıran Mevlânâ, söylediklerinin aksini yapar. Civarda ne kadar kötü bilinen varsa hepsiyle de yüz yüze, göz göze diyalog kurup sohbeti tercih eder. Bir gün yine kötü bilinen bir adamın dükkanında yüz yüze sohbet ettiğini gören cemaatten biri, dışarıda beklemeye başlar. Maksadı camide söyledikleriyle dışarıda yaptıklarının hesabını sormak.

Nitekim Mevlânâ dükkandan çıkıp da yolda yürümeye başladığı sırada arkasından erişen öfkeli adam sorusunu şöyle sorar:

-Sen değil miydin kürsüde, iyilerin yanında kötülerin de uzağında durun diyen?..

Mevlânâ tereddüt etmeden cevap verir:

-Evet, bendim!.. Öfkeli adam:

-Öyle ise nedir bu çelişkili halin, der? Kötülerle yüz yüze, göz göze diyalogdan geri kalmamakta, onlarla hep beraber olmaktasın. Mevlânâ şaşırtan cevabını şöyle verir:

-Ben yetmiş iki buçuk milletin kötüleriyle beraberim!.

Büsbütün çileden çıkan adam:

-Zaten der, sizin gibileri bizim ahlakımızı bozuyor. Kürsüde öyle konuşuyorsunuz, sokakta da böyle davranıyorsunuz. Sözünüzle özünüz bir olmuyor.

-Ben bu sözünle de beraberim, diyen Mevlânâ şöyle devam eder:

-Doğru olan, sözüyle özü bir olmaktır. Kürsüde ne söylüyorsa sokakta da öyle olmaktır. Yalnız der, benim sözümle özüm birdir. Çelişki yoktur davranışlarımda.

Şöyle açıklar kendi özel durumunu:

-Ben sırtında gül yaprağı taşıyan bir hamal gibiyim.Vardığım yerlere gül kokusu yayarım. Sırtında gülü bulunmayanlar kötü kokulu yerlere varmasınlar. Şu benzetmeyi de ekler sözlerine:

-Bizim gibilerin vardığı karanlık yerlerde bilgi şimşekleri çakar, ilim sohbetleri aydınlatır ortalığı. Vardığı yeri aydınlatacak bilgi nuruna sahip olmayanlar, girmesinler aydınlatamayacakları karanlık yerlere!..

Hiç beklemediği mantıklı bir açıklama ile karşılaşan öfkeli adam düşünmeye başlar... Neden sonra onun da söylendiği duyulur:

-Demek ki der, bilgi yükü taşımayanlar varmasınlar kötülerin yanlarına. Çünkü bilgileri yoktur ki bilgisizlik kokusunu bastırsınlar, ilim, irfan nurları yoktur ki cehalet karanlıklarını aydınlatsınlar...

Sözlerini şöyle bağlar:

-Şimdi anlıyorum ki der, bilgisizlere düşen, kötülerden uzak durmak, bilgi sahiplerine düşen de kötüleri kendi hallerine bırakmayıp irşat etmek... Zaten der, sorumluluk duygusu taşıyan doktorlar hastalardan uzak kalamazlar, muhtaçları şifalı ilaçlardan mahrum bırakamazlar...

NAMAZ KILINIRKEN PATLAYAN MERMİ

Girit Adasının fethi, yani Venediklilerden alınışı zamanında idi... Osmanlılar Girit'teki Kandiye Kalesini almak için var güçleriyle çarpışıyorlardı. Venedikliler de sonuna kadar direniyorlardı. O zaman Venedikliler Kandiye Kalesini savunmak için humbara isimli toplar kullanıyorlardı. Bir gün Osmanlı Ordusu Kumandanlarından Zeynel Bey, namaz kılıyordu. Namaz anında seccadesinin önüne bir bumbara mermisi düştü. Namazı bozup kaçmayan Zeynel Bey, namaza devam ederek secdeye vardı. Secde anında iken de bumbara büyük bir gürültü ile patladı. Fakat Zeynel beye hiçbir şey olmamıştı. O gayet sakin bir vaziyette namazını bitirdi ve doğruca baş kumandanın huzuruna - çıkarak durumu anlattı:
Yalnız humbaranın patlamasını bekleyerek secdede biraz fazla kaldım. Acaba namazıma bir zararı oldu mu? diye sordu.
Zeynel Bey'in bu kahramanlığı kumandanın hoşuna gitmişti. Namaza bir halel gelmediğini söyledi ve Zeynel Beye de çıkarıp bir kese altın verdi.
İşte ecdâd bu toprakları böyle kazanmışlar, bizler de masa başında düşmana centilmenlik olsun diye Lozan'da, şurda - burda ikram etmişiz...

KOMŞU HAKKI

Hasan Basri Hazretleri hastalanmıştı. Yahudi komşusu ziyaretine geldi. İçeri girdiğinde burnuna kötü bir koku gelmişti. Bu kokunun nereden geldiğini sordu. Hasan Hazretleri:
- Benim hastalığımdandır, dediyse de yahudi,
- Hayır komşu. Bu, tuvalet kokusu olması lâzım, diyordu.
Sebebini araştırmaya başladı. Bunun üzerine Hasan Basrî Hz. işin doğrusunu anlattı:
- Sizin evin hela duvarı bizim eve bitişiktir. Bir müddettir, duvardan pislik sızıyordu. Hasta değilken birkaç kere o sızmayı kapattım ama şimdi tekrar başladı. Hasta olduğum için yapamadım. Bu koku oradan geliyor.
Yahudi:
- Peki bana niçin haber vermedin? Bilseydim, ben tedbir alırdım. Bu zamandan beri bu sıkıntıyı niçin çekiyorsunuz? deyince, Hasan Basrî Hazretleri'nin cevabı şöyle oldu:
- Size haber verirsem belki kırılırsınız, diye düşündüm.
Bu durum karşısında oldukça hislenen ve üzülen Yahudi, daha fazla dayanamadı ve derhal kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.

GÜZEL NAMAZ KILABİLİYOR MUYUZ?

Hâtem-i Zâhid (k.s.)hazretleri Âsım İbn-i Yûsuf hazretlerinin yanına geldiğinde Âsım (kuddise sırruh) ona sordu:

-Ey Hâtem namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?

O da 'Evet'deyince, Âsım (k.s.):

-Peki, nasıl kılıyorsun? diye sordu. Hâtem-i Zâhid hazretleri başladı anlatmaya:

-Namaz vakti yaklaştığında abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve namaz kılacağım yere dikiliyorum. Tâ ki her uzvum yerleşiyor.

Sonra Kâbe'yi iki kaşımın arasında, Makâm-ı İbrahimi göğsümün hizasında, Allah Teâlâ'yı mekândan münezzeh (pâk ve uzak) olduğu halde başımda hâzır ve kalbimdeki her şeyi bilir halde görüyorum.

Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde; cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın son namazım olduğunu düşünüyorum.

Sonra ihsan ile (Mevlâ'yı görür gibi) iftitah tekbirini tekbirini alıyorum, tefekkürle okuyorum, tevâzû ile rükûa eğiliyorum, tazarrû ile secdeye kapanıyorum.

Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor ve sünnet üzere selâm veriyorum.

Sonra da o namazı ihlâsa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.

Bunu duyan Âsam hazretleri:

-Ey Hâtem!Senin namazın böylemi? diye sordu. O da:

- Evet otuz senedir böyle namaz kılıyorum! deyince Âsım hazretleri ağlayarak şunları söyledi:

-Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılamadım

Yahudi Komşu

İslâm âlimlerin büyüklerinden Malik bin Dinâr'ın yahudi bir komşusu vardı. Yahudi, evinin kanalizasyon çukurunu, düşmanlık olsun diye, Malik hazretlerinin odasının arkasına yaptı. Odadan içeri sızıntı oluyor, pis koku çok rahatsız ediyordu. Malik bin Dinar, her gün sızıntıları temizler, pis kokuyu giderici güzel kokulu şeyler yakardı.

Yahudi, Malik'in rahatsız olduğunu anlıyordu. Fakat şikayete gelmemesine hayret ediyordu. Malik'in üzerine kendisinin sabrı taştı. Malik'in evine geldi. Pis kokuyu duyunca dedi ki:

Ey Malik, bu koku ne?

Burada kokulu şeyler yakıyorum.

Hayır, bu koku kanalizasyon kokusudur. Bak duvardan sızıyor. Ne diye bana söylemiyorsun?

Eğer söyleseydim, sen üzülebilirdin. Bizim dinimizde, komşuyu üzmemek ve ondan gelen eziyetlere katlanmak vardır. Komşuyla kavga ve gürültü etmek yoktur.

Yahudi bu sözler karşısında sarsıldı. Dedi ki:

Ben bugüne kadar İslâm dinine düşman idim. Şimdi İslâmiyete hayran kaldım. Böyle güzel ve tatlı hükümler ancak hak olan bir dinde bulunur. Ey Malik, müslüman olmak için ne lazımsa derhal yapmaya hazırım!

Yahudi, Kelime-i şehâdet getirdi ve iyi bir müslüman oldu

Allahtan Utanmaya Senden Daha Layığım!

Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.
Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.
Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kiflden karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. Allahım bana yardım et. diye dua etti.
Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifle teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da Allahım! Nolursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim. diye dua ediyordu.
Kadın, Kiflin yanına gitti. Kiflin yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,
Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allahtan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:
- Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allahtan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.
Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabbine şükür içinde evine döndü.
Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabbine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kiflin ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahmana teslim eyledi.
Sabah olmuştu. Kiflin evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifli ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: Allah, Kiflin günahlarını affetti.
Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kiflin affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar.
HİKAYE BİZE NE ANLATIYOR?
Tevbe kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar.
Allah, kendi rızası istikametinde bir hayat yaşamaya gayret eden kullarını sever. Rahmetinin gereği olarak bazen kulları günaha gireceği an onları değişik vesilelerle korur. O yüzden kula düşen Rabbiyle arasındaki bağı devamlı surette güçlü tutmasıdır.

AFFET BABACIĞIM
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.
Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.
Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.

HIRSIZLIK VE ALLAH SOPASI


Hz.Mevlana, çok ibret dersi veren bir hırsızın başına gelenleri şöyle anlatır.
Vaktiyle hırsızın biri, bir bahçeye girer. Bahçede en güzel bir meyve ağacının başına çıkar, meyvelerin iyi ve olmuşlarına uzanamaz. Dalları silkerek meyveleri yere dökmeye başlar. Dalların hışırtısından bahçe sahibi durumu görür, koşarak ağacın yanına gelir. Adama bağırır:
- Hey nadan herif, ne yapıyorsun ? Kimsin ?. Bütün meyvelerim yere serildi. Allah'dan korkmazmısın? bahçemin meyvelerini mahvediyorsun, der.
Ağaçtaki hırsız hiç oralı olmaksızın; sanki kendi malıymış gibi konuşur:
- Ne bağırıyorsun be adam. Tanrı'nın bağından, Tanrı'nın kulu bir meyve yerse bu suç mudur ? Nedir yani, ne demek istiyorsun ? der. Bahçe sahibi:
- İn bakalım aşağıya in de görüşelim der.
Hırsız adam iner, bahçe sahibi, hırsızın elini kolunu güzelce bağlar. Hizmetçisini çağırır.
- Al şu sopayı. Vur şu herife der.
Hizmetçi sopayı vurdukça, hırsız feryad eder !
- Aman efendim ne olur ? Yapmayın, etmeyin. Allah'tan korkun... diyerek bağırıp çağırır. Bahçe sahibi:
- Ne bağırıp çağırıyorsun be adam ! Sopa Allah'ın, vuran Allah'ın bir kulu, Allah'ın bir buyruğunu yerine getiriyor, bunun ne günahı var?.. der.

ANA YÜREĞİ

Kuşlarla dahi konuştuğu söylenen Süleyman Peygamber,altın bir tahtta oturur ve halkının adaletini sağlardı.
Çocuğunu kaybetmişbir ana umudunu kaybettiği bir anda,yavrusunu başka bir kadının kucağında görmüş ve onu almak istemiştir.Hırsız kadın bebeği vermeyince olay büyümüş.Süleyman Peygamber'e kadar yansımıştı.Her ikisi de çocuk benim diyordu.Süleyman:
''Madem ki bu çocuğun anası olduğunu iddia ediyorsunuz,o halde çocuğu hemen ortadan ikiye böldüreceğim,yarısını birinize ,diğer yarısını da diğerinize vereceğim...''der ve arkasını dönerek:''Celladı çağırın bana!'' diye seslenir.
Hırsız kadın bu bölünmeye razı olduğu için ses çıkarmaz,asıl ana da acı
bir çığlık atarak:
''Tamam... Sakın kesmeyin,ben onun anası değilim,yavrucağa zarar vermeyin,yeter ki sağ kalsın!...der.
Bu sözler üzerine Süleyman Peygamber asıl annenin kim olduğunu anlar ve çocuğu ona verir.

Kahvenin hatırı

Eski bir hikayedir, vaktiyle İstanbul;da Yemiş İskelesi;nde kahvecilik yapan ve başından türlü maceralar geçtikten sonra âmâ düşen bir adamdan naklen Üsküdarlı halk şairi Vasıf, ondan da naklen Reşad Ekrem şöyle kaydediyor (İstanbul Ansiklopedisi V, 2808):
Bu adamın Bir gün kahvehanesine bir yeniçeri gelip,
Hey arkadaş!. Hep müşterilerine birer kahve yap, lakin şu kâfire yapma, demiş. Kâfir dediği de bir köşede oturup nargile içen bir Rum gemi kaptanı imiş. Âmâ, hiç şüphesiz ki o zaman gözü açık, birer kahve yapıp vermiş. En sonra da iki kahve yapıp,
; Kaptan, biz de seninle içelim!.. diye Rum müşterinin yanına oturmuş. Yeniçeri,
Heeyy!.. Ben sana o kafire kahve yapma diye tenbih etmedim mi? deyince kahveci de,
; Kaptana yaptığım kahve senden değil, ocaktandır ağa!.. cevabını vermiş.
Aradan zaman geçmiş. Sisam adasında büyük bir isyan baş göstermiş. Kahveci de yeniçeri ocağında kayıtlı asker olduğu için adaya sevk edilmiş. Askerin arasında şuyû bulduğuna göre Sisam;da asi olan Rumlar, ele geçirdikleri Türk esirleri bir meydanda müzayede ile satarlar, arttırıp alan da hemen boğazlayıp kesermiş. Müzayede ile esir satmaktan kasıtları da, isyan hareketini beslemek için bir nevi yardım toplamakmış. Gün gelmiş, Yemiş İskelesi;nin kahvecisi de Rumların eline esir düşmüş ve diğer esirlerle birlikte o meydanda satışa çıkarılmış. İstekliler kaç kişi ise karşılarına dizilmişler, bekleşirler imiş. O sırada tepeden tırnağa silahlı bir Rum gelmiş. Bunları gözden geçirdikten sonra bir iskemleye oturmuş. Müzayede de başlamış. İlk, bir paradan başlarlarmış. Bir canda beş paraya, on paraya kadar çıkarmış. Sıra kahveciye gelince iskemlede oturan o silahlı adam yekden,
Beş kuruş!.. diye bağırmış.
Arttıran olmayınca da esiri alıp bir muhafız nezareti altında şehirden çıkarmış. Zavallı kahveci,;Beni beş kuruşa aldığına göre kimbilir ne gibi işkencelerle öldürecek!?; diye düşünürken, ıssız bir yerde o silahlı Rum,
Korkma, demiş, sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım. Hani bir yeniçeri bana hakaret ettiği zaman sen onu dinlemeyip bana kahve ikram eden Yemiş İskelesi;ndeki kahveci değil misin?!...
Kucaklaşıp öpüşmüşler.
Bir fincan kahvenin hatırını sayanlardır ki asi de olsa, şakî de olsa merd adamdır.

ANA

Ana için derler, sonu yok ızdırabın...
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın...
Fânîler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kâim;anam; diyen biriyle... Evlât olmayınca ana, ana değildir. Ya anam demeyince! Ananın emeli bir evlât, bazan da başka bir şeydir. manâ gibi, ruh gibi, ideâl gibi bir şey...
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hakk yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisâr içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim der. Ana vardır, evlâdıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana vardır, evlâdıyla derbeder ve perîşan olur. Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi. Ana vardır, Nebî hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhûldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sînelerde, göklerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır...
Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruha; Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne...
İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, talihsizine ne demeli.? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, günyüzü görmemişe...
Ana-evlât iki vücud bir rûh. Evlât, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda gönül yakan sevgili emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sîneyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak...
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakda bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine... Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.
Evet o, küffara karşı şehit olan evlâdına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla avunur.
Burası Yemendir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir.
Gözlerde şehit silûeti, kulakta cennet ırmakları gibi onun sesi:
Küffar Kırımı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâymal oldu anam,
Ben oraya giderim...
Kırımda küffara iltihak eden de var. Plevneyi unutup Tunada tenezzühe çıkan da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!
Vay benim talihsiz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine...
Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, tâ arşa kadar yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler... Dağınık kâkülünü düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusufun gömleği, Çîn-i cebinine , yaşaran gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam...!

YEŞİL ELBİSE

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu

Evlat ve Kuyruk Acısı

Zamanin birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış.
Yılan da duygulanmış, dile gelmiş. Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.
Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.
"Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün senlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yillar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demis.
Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....
Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş.
Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.
Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde.. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Caninin parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...
Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş...Yilan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı.. bende de bu kuyruk acısı varken
biz artık dost olamayız

KARINCA İLE HZ. SÜLEYMAN (a.s)
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca da,
"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O'na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, amin... (2)

ÜÇ SORU

Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler.

Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında kara verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.

Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.

Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama halâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.

Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarlaları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle dedi.

"Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?"

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.

"Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir
parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap
vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".

Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi.

Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.

Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,
zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam.
"Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni." Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"

Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral.

"Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi.

"Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."

"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.",

Sadi Sirazi
____________________________________________

Yargısız İnfaz
Çok eski zamanlarda bir dağ evinde yeni doğmuş olan kundaktaki bebeğiyle yaşayan genç bir dul kadın vardır. Eşini yeni kaybetmiştir. Daha birkaç ay önce. Her gün Allah,a kendisine bir dost vermesi için dua etmektedir. Bir gün kapısının önünde yaralı bir gelincik bulur. Onu evine alır ve kısa zamanda iyileştirir. Ama bu kısa zamanda gelincik ona o da gelinciğe alışmıştır. Yani gelincik az da olsa evcilleşmiştir. Fakat kadın benim evde olmadığım bir vakitte acaba bebeğime bir şey yapar mı diye düşünüp dururmuş. Genede kendisine başka bir dost bulamama korkusuyla gelinciği bırakmayı istemiyormuş. Bu kaygılarla yaşarken kadın bir gün dağa odun almaya gitmiş. Tabiki aklı yine evde acaba. Odununu alıp bir an önce eve gelmiştir kadın. Kapıyı açar açmaz karşısında ağzını kan içinde gelinciği görünce bebeğe bir şey yaptığını düşünerek sırtındaki odunu keskin bir hamleyle bırakarak eline aldığı bir odun parçasıyla gelinciği tek darbede öldürmüştür. Koşarak bebeğinin olduğu odaya gitmiştir. Gördüğü manzara karşısında donup kalmıştır. Oysa gelincik bebeğe saldıran bir yılanı öldürmüştür bu yüzden ağzı kan içerisindedir!...
_______________________________________________
Baba Nasihati
Evliya Çelebi, 1640 yılında babasından habersiz Bursa'ya gider. Eve dönüşünde babası, ona birtakım öğütler verir. Bu parça "Seyahatname"den alınmıştır:

O gün, üzüntü içindeki evimize varıp babam ile annemin mübarek ellerinden öptüm, huzurlarında el bağlayıp durduğumda aziz babam :
-"Safa geldin, Bursa seyyahı! Safa geldin," dedi.
Halbuki ne tarafa gittiğimden kimsenin haberi yoktu. Babama :
-"Sultanım, hakirin Bursa'da olduğunu nereden bildiniz?" dedim.
Buyurdular ki :

-"Sen, 1050 Muharrem'inin (Mayis 1640) Aşuresinde kaybolduğun mübarek gecede dua okudum. O gece rüyamda seni gördüm : Bursa'da Emir Sultan Hazretlerini ziyaretle seyahat rica edip ağlıyordun. O gece benden nice evliyalar rica edip seyahate gitmen için izin talep ettiler. Ben dahi o gece cümlenin rızasiyle sana izin verdim." "Gel imdi oğul! Bundan sonra sana seyahat göründü. Allah mübarek eyleye! Ama sana bir nasihatim var." Diye elimden yapışıp huzurunda diz çöktürdü, sağ eliyle sol kulağıma sıkıca yapışıp şu nasihatte bulundu :

-"Oğul!.. İyi adını keme takma ve keme arkadaş olma, zararını çekersin. İleri yürü, geri kalma, alay bozma. Tarla basma. Dost malına göz dikme. Komadığın yere el uzatma. İki kişi söyleşirken dinleme. Ekmekle tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere varma. Sır sakla. Bir mecliste dinlediğin sözleri sakla. Evden eve söz taşıma. Kimseyi kınama, çekiştirme. Haluk ol. Herkesle iyi geçin. Kimseye dil uzatma. Senden uluların önünden gitme. İhtiyarlara hürmet et. Daima temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere karşı perhizkar ol. Arkadaşlık ettiğin vezirlere, vükelaya, ayana ve kibarlara varıp, her an, dünya için bir şey ricasında olma ki, senden nefret etmesinler, sana soğuk davranmasınlar. Eline giren malı israf etme. Kanaatle geçin. Sağlık ve hastalıkta lazım olur. Dünyalık akçayı yiyecek, içecek için muhafaza edip namerde muhtaç olma. Çünkü "Düşmana kalırsa kalsın, dosta muhtaç olma tek." demişler.
Cümle ziyaretgahları ve her diyarın konak yerlerinden olan çöl ve ovaları, yüksek dağları, ağaçları ve acayip kayaları, ibretle seyredilecek eserlerini, kalelerini, ulularını yazarak "Seyahatname" namıyla bir tomar telif eyle. Sonun ve akıbetin hayrola, öğütlerimi kulağına küpe yap," deyip enseme pehlivanca bir sille vurdu, kulağımı burup "Yürü, akıbetin hayrola!" dedi.
==============================================

HIRSIZLIK VE ALLAH SOPASI
Hz.Mevlana, çok ibret dersi veren bir hırsızın başına gelenleri şöyle anlatır.
Vaktiyle hırsızın biri, bir bahçeye girer. Bahçede en güzel bir meyve ağacının başına çıkar, meyvelerin iyi ve olmuşlarına uzanamaz. Dalları silkerek meyveleri yere dökmeye başlar. Dalların hışırtısından bahçe sahibi durumu görür, koşarak ağacın yanına gelir. Adama bağırır:
- Hey nadan herif, ne yapıyorsun ? Kimsin ?. Bütün meyvelerim yere serildi. Allah'dan korkmazmısın? bahçemin meyvelerini mahvediyorsun, der.
Ağaçtaki hırsız hiç oralı olmaksızın; sanki kendi malıymış gibi konuşur:
- Ne bağırıyorsun be adam. Tanrı'nın bağından, Tanrı'nın kulu bir meyve yerse bu suç mudur ? Nedir yani, ne demek istiyorsun ? der. Bahçe sahibi:
- İn bakalım aşağıya in de görüşelim der.
Hırsız adam iner, bahçe sahibi, hırsızın elini kolunu güzelce bağlar. Hizmetçisini çağırır.
- Al şu sopayı. Vur şu herife der.
Hizmetçi sopayı vurdukça, hırsız feryad eder !
- Aman efendim ne olur ? Yapmayın, etmeyin. Allah'tan korkun... diyerek bağırıp çağırır. Bahçe sahibi:
- Ne bağırıp çağırıyorsun be adam ! Sopa Allah'ın, vuran Allah'ın bir kulu, Allah'ın bir buyruğunu yerine getiriyor, bunun ne günahı var?.. der

Gözün Ağrımayan Tarafı

Hz. Subeyb Mekke'den hicret etti ve Resulullah (s.a.v) ile Ebu Bekir'e (r.a) misafir oldu. bir gün Resulullah (s.a.v) yanına gelmişti.Hz Subeyb hem gözlerinin ağrısından dert yanıyor, hem de hurma yiyordu. Resulullah (s.a.v) " Ey Subeyb!" dedi, "gözlerinin ağrısına rağmen hurmamı yiyorsun?".Hz Subeyb " Ben ağrımayan tarafından yiyorum" dedi. Resulullah (s.a.v) dişleri görünür derecede tebessüm etti.

O (S.A.V) nin gülüşü bile bir başkaydı.

İşin İçinde Kelle Var

Bir padişahın canından çok sevdiği bir devesi vardı. Padişah sadece bu deveye bakmaları için birkaç kişi vazifelendirmişti. Padişahın deveye olan sevgisi o kadar fazla idi ki:

Kim bana bu devenin öldüğünü söylerse onun kellesini keserim, diyordu.

Fakat deve de nihayet bir hayvandı Bir gün beş gün derken kaç sene yaşadıysa her hayvan gibi o da öldü. Şimdi kim gidip de padişaha:

Deve öldü!, diyebilecekti.

Bir - iki gün sonra içlerinden biri:

- Ben bunu gider padişaha söylerim, dedi ve padişahın huzuruna çıkıp saymaya başladı:

- Sultanım kıymetli deveniz yattı kalkmıyor, yumdu gözlerini açmıyor, uzattı ayaklarını toplamıyor

Adamı sonuna kadar dinleyen padişah:

Desene deve öldü, demiş.

Adam:

Padişahım onu da siz söyleyin, çünkü işin içinde kelle var, diyor

Annemin Halısı

Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran onüç onbeş yaşlarında gence:

Safı doldur evlad, dedi. Gel yanıma.

Çocuk mahcup bir ifadeyle:

Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.

Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:

Ne o, dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?

Ve öfkeyle devam etti:

Anne kuzusu, ne olacak

Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cumasını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam söylediklerinden çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:

Sana anne kuzusu dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Ağzımdan kaçtı işte

Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:

Söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefat ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da..

ASLAN PAYI

Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı.
Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu.
Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü , bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan :
- "Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et." dedi.
Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı :
"Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız.
Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum.
En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır." dedi.
Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi.
- "Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım." dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü.
- "Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır." dedi.
Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra :
- "Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz.
Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz.
Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz." dedi.
Aslan sevinerek haykırdı :
- "Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel payetmeyi kimden öğrendin?" dedi.
Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi.
- "Kurdun başına gelenlerden" dedi.
Mevlana

Yetim Çocukları Gözetmek

Enes bin Malik (radıyallahü anh) Hazretlerinden rivayet olundu.

Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz bayram namazını kılmak için hâne-i saadetlerinden çıktılar. Hemen gördüler ki, bir çok çocuk toplanmışlar oynuyorlar. Onlarla beraber olup da oyuna katılmayan ve ağlayan bir çocuk gördü. Elbisesi eski idi. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz:

«Ey oğul! Sen niçin onlarla beraber oynamazsın?» diye sual buyurdular.

Sabi, Resûlüllah Efendimizi tanımadığından:

Babam falan gazada Resûlüllah ile beraberken şehîd oldu. Annem başka biri ile evlendi. Annemin kocası benim malımı yedi ve evimden de çıkardı. Şu anda yiyecek, içecek ve kalacak bir şeyim olmadığından babamın yokluğunu hatırladım, babası olan şu çocuklara bakarken ağladım, dedi.

Aleyhisselâtü vesselam Efendimiz o sabinin elinden tutup: __ Razı olur musun ben sana peder olsam ve (Hazreti) Aişe validen olsa, (Hazreti) Ali amcan olsa Hasanla Hüseyin sana kardeş olsalar, Fatıma sana kız kardeş olsa? buyurdu.

Sabi o zaman bu tesadüf ettiği kimsenin Âlemlerin Efendisi Muhammed Aleyhisselâm olduğunu anladı:

Niçin razı olmam ya Resûlallah!, dedi.

Bunun üzerine Nebî aleyhisselâm o çocuğu alıp hanei saadetlerine götürdüler. Güzel elbiseler giydirip karnını doyurdular. Güzel kokular sürdüler. Çocuk dışarı sevinçle çıktığında, diğerleri:

Biraz önce ağlıyordun, şimdi ise sevinçlisin. Buna sebep nedir acaba? dediler.

Sabî:

Ben biraz önce açtım şimdi doydum. Biraz önce çıplaktım, şimdi giyindim. Biraz önce benim babam yoktu, şimdi ise benim babam Nebî aleyhissalâtü vesselâmdır. Hazreti Aişe validem, Hazreti Hasan ve Hüseyin kardeşlerim, Hazreti Fatıma benim kız kardeşimdir. Hiç ben sevinmez miyim? dedi.

O zaman o çocuklar:

Keşke bizim babalarımız da gazada şehîd olaydılar ve biz de bu çocuk gibi olaydık, dediler.

Sonra Nebî aleyhisselâmm vefatında o sabî dışarı çıkarak:

İşte ben şimdi yetimim, dedi.

Bunu duyan Hazreti Ebû Bekir, onu kendi hanesine getirip evlât edindi.

Sağırın Hasta Ziyareti

İyi kalbli sağır bir adam, komşusunun hasta olduğunu duyup ziyaretine gitmek istemiş ve kendi kendine:

Ben sağırım, o ise hasta Adamın sesi zaten zor çıktığı için fazla zorlamaya gerek yok. Hastaya sorulan şeyler ve alınan cevaplar zaten bellidir. Ben nasılsınız derim, o iyiyim, der. Ben de ne yiyorsunuz derim, o bir yemek ismi söyler, ben de afiyet olsun, derim Doktorlardan tedaviye kim geliyor, derim, o bir doktor ismi söyler. Ben de iyi bir doktor derim, olur biter, diye düşünür ve hastayı ziyarete varıp baş ucuna oturur.

Nasılsınız?

Dîye hâl-hatır sormaya başlar. Hasta inleyerek:

Ölüyorum, diye cevap verince, sağır hazırlandığı gibi:

Oh, oh çok güzel çok güzel Memnun oldum, diye mukabele eder.

Hasta sinirlenir:

Bu ne demek, adam ölmemi istiyor galiba?, der.

Adam tekrar sorar:

Ne yiyebiliyorsunuz?

Hasta sinirli sinirli:

Zehir yiyorum!, der.

Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanıp:

Afiyet olsun çok güzel, inşallah daha iştahınız açılır, der. Hasta büsbütün çileden çıkar.

Sağır adam sormaya devam eder:

Tedavi için hangi doktor geliyor?

Hasta:

Hadi be defol şurdan, Azrail geliyor, Azrail! diye cevap verir.

Sağır:

Çok iyi, bilgin tecrübeli bir doktor. İnşallah iyi gelir, deyince, hasta artık dayanamaz.

Kahrol!!!

Diye bağırır. Sağır ise komşusunun hakkinı yerine getirmiş bir insanın sevinci içinde ayrılır.

YARALI KÖPEĞE NEDEN BAKTI

Bir köpek,ağır şekilde hastalanmış,her tarafı yara-bere içinde kalmıştı.Herkes,köpeğin kötü görüntüsünden iğrenerek onu kapısından kovmuş,tedaviye yanaşmamıştı.Köpek kapılardan kovula kovula Ahmed Rifai'nin kapısına kadar gelmişti.
Ahmet Rifai köpeği bu halde görünce,onu aldı.Issız bir arazide bir gölgelik yaptı ve onu orada tedaviye başladı.Yaralarını temizledi,merhem sürdü,karnını doyurdu.
40 gün bu şekilde tedavi gören köpek tamamen iyileşti.Ahmed Rifai,köpeğin iyileştiğini görünce onu güzelce yıkayıp insanların arasına bıraktı.
Yakınları kendisine:
Efendim bu köpeğe çok fazla ilgi gösterdiniz.Acaba bu davranışınızın sırrı nedir?diye sordular.
Kıyamet günü Rabbimin bana!!!Ey ahmed! Bu köpeğe neden acımadın?Onu uğrattığım dertten niçin kurtarmadın?Ayni hale seni düşürmem ihtimalini hiç düşünmedin?!!diye sormasından korktum.cevabını verdi.

Yoksul Ve Zengin

Resül-i Ekrem (s.a.v)her zamanki gibi meclisinde oturmuş ve dostları da etrafında halka şeklinde, onu bir yüzük taşı gibi ortaya almışlardı. Bu arada eski elbiseli fakir bir müslüman kapıdan içeriye girdi. İslami adetlere göre herkes her hangi mevkide olursa olsun bir oturuma girince nerede boş yer bulursa hemen oraya oturmalıdır. 'Benim canım şurasını istiyor' görüşüyle özel bir yere oturmak gerekmez. O adam etrafına bakındı ve boş bir yer buldu; gitti oraya oturdu. Tesadüfen ileri gelen zenginlerden birisinin yanına oturmuştu. Zengin adam elbisesini toplayarak ondan bir az uzaklaştı. Bu hareketleri izleyen Resul-i Ekrem (s.a.a) ona dönerek:
- Fakirliğinden sana bir şey geçer diye mi korktun?
- Hayır ya Resülallah.
- Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun?
- Hayır ya Resülallah.
- Elbiselerin kirlenir diye mi korktun?
- Hayır ya Resülallah.
- O halde niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin?
- Yanlış bir iş yaptığımı ve hata ettiğimi itiraf ediyorum. Şimdi bu hatamın telafisi ve bu günahımın keffaresi olarak servetimin yarısını bu müslüman kardeşime vermeye hazırım dedi. Çünkü ona karşı yanlış bir hareket yaptım. Beni bağışlayın ya Resülallah.
- Eski giyimli adam: Fakat ben bunu kabul etmeye hazır değilim.
- Cemaat: Niçin?
- Çünkü bir gün beni de bir gururun sarmasından ve bir müslüman kardeşime, bu gün bu şahsın bana yaptığı gibi, aynı hareketi yapmaktan korkuyorum, der.

ÖNCE SIHHATİNİ SONRA SERVETİNİ

Müşterek bir dostlarının ölümüne acıyorlardı.
Birisi:
Demek karısına,çocuklarına hiç bir şey bırakmamış ha,diye sordu.
Öbürü cevap verdi:
Nasıl bıraksın! Evvela servet yapayım derken sıhhatini mahvetti.Sonra sıhhatini kazanayım derken servetini kaybetti

Rızkı Veren ALLAH
İbrahim Edhem Hazretleri bir gün sahraya çıkmıştı. Bir suyun başına orada yemek yemek için sofrasını yaymıştı. Bir karga gelip sofrasından bir ekmek alıp dağa doğru uçup gitti, İbrahim Edhem onu takip etmeye başladı. Dağda karganın indiği yeri bulup oraya vardı Baktı ki, elleri kolları ve ayakları bağlı bir adam Karga getirdiği ekmeği adama bölüp bölüp veriyor.

İbrahim Edhem gelip adamın ellerini ayaklarını çözdü. Adam başından geçenleri şöyle anlattı:

Ben tüccardım, eşkiyalar beni bağladılar ve bütün mallarımı alıp gittiler, yedi gündür buradayım. Yedi günden beri bir karga bana ekmek getiriyor, ben de onunla karnımı doyuruyorum. Yedi günden bu yana ise bir an aç kalmadım

Hasan-ı Basri Ve Papaz

Hasan-ı Basrî Hazretleri ile bir papaz münazaraya tutuşurlar. Hasan-ı Basrî Hazretleri hak dinin ancak İslâmiyet olduğunu ve o gelmekle diğer dinlerin hükümlerinin Allah tarafından iptal edildiğini, her ne kadar delilleri ile ortaya koydu ise de papaz bir türlü kabul etmez.

En sonunda Hasan-ı Basrî Hazretleri, papaza:

İkimiz de elimizi ateşe sokalım, hangisi yanmazsa onun dediği doğrudur, der.

Tabii papaz korkar ve elini ateşe sokmağa yanaşmak istemez. Bu sefer Hasan-ı Basrî Hazretleri ateşin başında münakaşa yaparlarken tutar papazın elini zorla ateşe sokar. Fakat hayret! Bu sefer papazın eli de yanmaz. Papaz hayretler içinde Hasan-ı Basrî Hazretlerinin yüzüne bakarken içine:

Senin elin Kuran okuyan bir ele değdi. Ondan dolayı ateş onu yakmaz oldu, diye ilham gelir.

Hasan-ı Basrînin açık kerametini ve îslâmın mucizesini gözleriyle gören papaz «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resûlüh» deyip îslâmiyeti kabul eder.

Zekat, Malı Korur
Hazreti Peygamber Efendimiz, bir gün ashabına zekâtın faydalarından bahsediyor:

Zekât malınızı manevî bir kala ile kalalar ve muhafaza altına alır, buyuruyordu.

Yoldan geçmekte olan bir Nasranî, bu sözleri duydu ve denemeye karar verdi; eve gitti nesi varsa zekâtını ve sadakasını ayırdı; fakir-fukaraya taksim etti. Bu sıralarda onun bir ortağı ticaret maksadıyla sefere çıkmıştı. Hristiyan:

Eğer diyordu, Muhammedin dediği doğru çıkarsa onun hak peygamber olduğuna karar verir dinini kabul ederim, yok eğer bu kadar malı taksim ettiğim halde bir aidesi olmazsa, kılıcımı alır onunla har-bederim, diyordu.

Hristiyan, verdiği sadakanın neticesini beklerken ortağından bir mektup aldı. Mektupta:

Maalesef yolumuzu eşkiyalar kesti ve kervanda ne varsa herşeyi aldılar, deniyordu.

Hristiyan beyninden vurulmuşa döndü. Kılıcı aldığı gibi Hazreti Muhammedi öldürmek üzere yola çıktı. Pür - hiddet yoluna devam ederken ikinci bir mektup daha geldi ortağından. Orda ise şöyle yazıyordu:

Daha evvel size yazdığım mektup tamamen ters çıktı. Bizim devenin biri sakatlanmış ve ben kervandan birkaç yüz metre geride kalmıştım, önümdeki kervanın tamamen yağma edildiğini görünce mutlaka beni de yakalarlar diye sana birinci mektubu yazmıştım. Fakat ne hikmetse beni görmeden çekip gittiler ve bizim malımız eşkiyalardan böylece kurtuldu. Hiç müteessir olmayınız sağ-salim yolumuza devam ediyoruz.

Adam ortağından bu haberi alınca, doğru Resûlüllahın huzuruna varıp:

Ya Resûlallah! Bana İslâmiyeti tarif et. Senin söylediklerini denedim ve faidesini gözlerimle gördüm. Artık Müslüman olmak istiyorum, der ve şehadet getirip Müslüman olur.

CİMRİNİN BÖYLESİ

Cimri bir adam hizmetçilik yapması için biriyle pazarlık yapıyordu. Ona:

- Kaça çalışıyorsun, ücretin ne kadar?dedi. O da:

- Karın tokluğu diye cevap verdi. Cimri adam:

- Benim için biraz indirim yapsana dedi. Adam:

- O halde pazartesi ve perşembe günleri oruç tutacağım.dedi

ALLAH ın İlacı
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin gözü ağrıdı. Doktor ona:

Sakın gözüne su dokundurma!.. Eğer aksini yaparsan gözün kör olur, dedi.

Hazreti Cüneyd:

Ya abdest almak… Doktor ısrar etti:

Gözün sana gerekse böyle. Yoksa sen bilirsin

Tabipten ayrılıp eve gelen Cüneyd-i Bağdadî, abdest aldı iki rekat namaz kılıp yattı. Uyandığında gözlerindeki bütün ağrılar geçmiş, hatta eskisinden daha iyi görür olmuştu. O sırada hafiften bir ses geldi:

Cüneyd, bizim için gözünden geçti. Eğer o bizi andığı vakit, bütün cehennem ehlinin affını istese idi, tamamı affolunurdu.

Doktor hastasını ziyarete gittiğinde, hastanın gözlerindeki ağrının tamamen gittiğini ve hastalığın eserinin bile kalmadığını görüp:

Bu hakkın ilâcıdır. Buna bizim aklımız ermez. Asıl bizim gözümüz hasta imiş de haberimiz yokmuş, deyip imana geldi

ÜÇ İhtİyar

Üç ihtiyar arkadaş sohbet ediyorlardı.Yaşlılığın sıkıntıları üzerine konuşurlarken birincisi:
-o kadar ihtiyarladımki;az önce yediğim yemeği hatırlamıyorum...İkinci ihtiyar onu tasdik ederek:
-sen yine iyisin.merdivenden yukarı çıkıyorum.yorulunca dinleniyorum.ama bu seferde aşağımı iniyordum,yukarımı çıkıyordum,onu unutuyorum...üçüncü ihtiyar onlardan iyi halde olduğunu ima için söze girdi:
-siz hepten tükenmişsiniz.Allah'a şükür ben öyle değilim.dedi ve eliyle üç defa tahtaya vurduktan sonrada
kapıya dönerek -kim o? dedi...

Hz. SÜLEYMAN (AS) İLE KARINCA


Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da, "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.

Cevabin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.

Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.

Acaba neden yemedi?

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.

Karinca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım

Diğer Kardeşlerin Duyarsa

Fatihin dervişlere karşı çok zaafı vardı. Bir gün onun bu zayıf tarafından istifade etmek isteyen, pejmürde kılıklı bir adam huzura girip:

Devletlû Sultanım, ben senin kardeşinim. Malının yarısını bana vermen gerek, dedi.

Fatih, kesedarına:

Bu fakire bir mangır ver! dedi. Fakat miskin, parayı az bulup:

Senin gibi şanlı bir hükümdara, kardeşine bu kadar az para vermek yakışır mı? dedi.

Fatih:

Seninle nerden kardeş oluyoruz? diye sorunca. Adam:

Senin de, benim de ilk anamız Havva, ilk babamız Âdem Aleyhisselâm değil mi? dedi.

Bu sefer Fatihin cevabı şöyle oldu:

Sen verdiğim parayı az görüyorsun, halbuki öteki kardeşlerin duyarsa hissene bu kadar düşmez. Şimdilik bu sana yeter!

Hazret-i Hamzanın İmanı

İslâmın baş düşmanlarından Ebû Cehil, bir gün Hazreti Resûlüllahı tenha bir yerde buldu, bir hayli hakaret ettikten sonra hırsını alamayarak başına taşla vurup yardı. Resûlüllahı, başının kanlar içinde eve gitmekte olduğunu gören bir Müslüman kadın oturup sokak ortasında ağlamaya başladı.

Hazreti Hamza, o zamana kadar henüz İslâmiyeti kabul etmemişti. Sokaktan geçerken bir kadının ağlamakta olduğunu görüp, niçin ağladığını sordu. Kadın gördüklerini ona bir bir anlattı. Kadını sonuna kadar dinleyen Hazreti Hamza, doğru Ebû Cehilin bulunduğu meclise gitti. Hazreti Hamza, pehlivan yapılı ve cüsseli bir vücuda sahipti. Onun heybetinden herkes korkar ve saygı duyardı.

Ebû Cehil, Hamzanın geldiğini görünce şüphelendi ve korkuya düştü. Çünkü Hazreti Hamzanın yüzü gülmüyordu. Doğru, yaptıklarını avenelerine böbürlenerek anlatan Ebû Cehilin üzerine yürüdü ve elindeki yayıyla vurmaya başladı. Bir hayli hırpaladıktan, hatta başını kanlar içinde bıraktıktan sonra:

Bundan böyle Muhammede bir kötülük yapayım demeyiniz. Her kim ona bir kötülük yaparsa karşısında beni bulur, dedi.

Oradan ayrıldı.

Ebû Cehil;e niçin Hamzaya karşı koymadığını sorduklarında, o:

Sakın ha dokunmayın, bizim tarafımızda bir o kaldı. O da giderss İslâmiyet bir misli daha kuvvetlenir ve biz zarar ederiz, diyor avenelerine

Ona karşı koymamaları için sık sık tenbihte bulunuyordu. Hazreti Hamza, Ebû Cehili kanlar içinde bırakıp doğru Resulüllahın yanına vardı ve:

Ya Muhammed! Hiç üzülme, senin intikamını ondan daha fazlasıyle aldım, dedi.

Resûlüllahtan:

İyi etmişsin, diyeceğini bekliyordu. Peygamber Efendimiz:

öyle yapmakla eline ne geçti? dedi. Hazreti Hamza:

Benim böyle yapmamdan memnun olmadın mı yoksa? diye sorunca Efendimiz:

Hayır! Beni memnun etmiş sayılmazsın, diye cevap verdi. O:

Öyle ise seni ne memnun eder? Ben senin düşmanının başını yardığım halde memnun olmuyorsun, dedi.

Resûlüllah (s.a.v.):

Beni senin İslâmiyeti kabul etmekliğinden başka hiçbir şey memnun etmez. Ancak sen hidayeti kabul edersen beni memnun edersin, deyince, Hazreti Hamza:

Ya Muhammed! öyle ise bana îslâmiyeti anlat, ben Müslüman olacağım, dedi.

Peygamber Efendimiz, Şehadet getirdi, o da beraber «Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh» deyip İslâmiyeti kabul etti

Günahkârların En Büyüğü Benim

Mısırda müthiş bir kuraklık olmuş ve millet susuzluktan müşkül durumlara düşmüştü. Hatta Nil Nehrinin bile kurumasından korkuluyordu. Halk yağmur duasına çıkmaya karar verdi. Fakat günlerce yağmur duası yapıldığı halde yağmur yağmıyordu. Halktan bir zat, zamanın mânevi reislerinin Zünnün-ü Mısrî Hazretlerinin huzuruna çıkıp:

Ya üstad! Görüyorsun ki, günlerce yağmur duasına çıktığımız halde bir türlü yağmur yağmadı. Bizim duamız kabul olunmuyor, siz bir himmette bulunsanız da yağmur yağsa. Büyüklerin duası her zaman makbuldür, dedi.

Kendisinden yağmur duasına çıkması istenen Zünnün Hazretleri Mısırı terkedip Medyene gitti. Aradan çok geçmeden yağmur da yağmaya başladı. Mısıra bol miktarda yağmur yağdığını duyan Zünnün Hazretleri geri geldi.

Kendisinden neden Mısırı terkettiği soruldu. O:

Kötülerin işlediği günahlar yüzünden kurtların, kuşların rızıkları darlaşır, yağmur yağmaz olur, kıtlık başlar. Benden yağmur duasına çıkmam istendi, ben de bu beldede benden daha günahkâr adam yoktur, olsa olsa bu kıtlığa sebep ben olmam lâzım, dedim ve Mısıri terk ettim, dedi

Şehadet Şerbeti

Enes bin Malik (r.a.) anlatıyor:

Necidden bir topluluk Resulüllahın huzuruna geldiler ve İslâmiyeti kabul etmek istediklerini, fakat hiçbir şey bilmediklerini, kendilerine birkaç tane îslâmiyeti öğretecek muallim verilmesini istediler.

Hazreti Peygamber, Eshab-ı Suffeden 70 kişiyi Necidlilere Kuran öğretmekle vazifelendirdi. Necidliler 70 kişi ile beraber yola çıktılar. Yolda niyetlerinin İslâmiyeti kabul etmek olmadığı, asıl niyetlerinin eshabı öldürmek olduğu anlaşıldı. Yolda sakladıkları silâhları çekerek 70 kişiyi de kılıçtan geçirdiler.

Eshab-ı Suffe (Mescidi Nebide toplanıp, işleri güçleri Kuran okuyup öğrenmek ve öğretme olan sahabe) hallerinden pişmanlık duymuyorlar, bilâkis memnun oluyorlardı. Onlar sadece:

Ya Rabbi! Biz senden razıyız, sen de bizden razı ol. Bizim bu halimizi Resulümüze bildir, diye dua ediyorlardı.

Cebrail Aleyhisselâm gelip durumu Resûlüllaha haber verdi. Resûlüllah da orada bulunan eshaba durumu anlattı.

Enes (r.a.) dayısı Haram bin Milhanın da öldürülen Eshab-ı Suffenin içinde olduğunu ve mızrak başına saplandığı zaman:

Kabenin Rabbine yemin ederim ki, şehadet şerbetini tattım, dediğini rivayet etmektedir.

Karınca

İşlediği bir suçtan dolayı onbeş sene hapis cezası yiyen adam, cezaevine girdiği gün yatağının kenarında bulduğu bir karınca ile çok iyi bir arkadaşlık başlatmıştı. Adam, onbeş sene boyunca karıncayı eğitmiş, onunla yoldaş, candaş, arkadaş olmuştu. Artık karınca öyle bir hale gelmişti ki, adam "dur" deyince duruyor, "yürü" deyince yürüyor, "takla at" deyince takla atıyordu. Yani konuşmak dışında adam ne derse onu yapıyordu.
Cezaevinden çıkarken karıncayı boş bir kibrit kutusuna koydu. Çıkar çıkmaz güzel bir lokantaya gitti, siparişlerini verdi. Yemeğini beklerken "Şu garsona karıncamın özelliklerini göstereyimde bir şaşırtayım" diye düşünmüş ve karıncayı çıkarıp masanın üzerine koymuştu.
Garsonu çağırdı :
- Bakar mısınız ?
- Buyrun beyefendi, diye adamın yanına gelince, adam parmağı ile karıncayı işaret ederek,
- Şu karıncayı görüyor musun ? diyerek başladığı sözünün sonunu getirmeden, garson telaşla :
- Özür dilerim beyfendi görmemiştim, diyerek başparmağı ile karıncayı ezip, masayı siler.

Dost Dediğin Böyle Olmalı!!

Bir Dost!...
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği
bir dostu olmalı insanın...
'Nereden çıktın bu vakitte' dememeli,
bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan,
söylemeden anlamalı...
Arka bahçede varlığını sezdirmeden,
mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
köklenmeli hayatında;
sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip
müşfik gövdesine yaslanabilmeli,
kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
dalları bitkin başına omuz,
yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
En mahrem sırlarını verebilmeli,
en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
sözünü eğip bükmeden söylemeli,
yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alıkşlandığında değil sadece,
asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, başbaşayken sövmeli
ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..
Gözbebekleri bulutlandığında,
yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış,
cesaretle ihanet arasında gidip gelen
bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış
iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...
'Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya;
yenildik sayılmayız' diyebilmeli...
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda,
küçücük bir kağıda yazdığımız
kısa ama ümitvar bir yazıyı
yüreğe benzer bir taşa bağlayıp
birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
'Bunu da aşacağız!
İmza: Bir dost!:)...

Hayvanları Sevmiyorum

Kimse kusura bakmasın ama;
1- Tünellerde park lambası ya da farlar yerine dörtlülerini yakan ÖKÜZLERİ...
2- Lastiği patladığında bunu sol şeritte değiştiren DEVELERİ,
3- Bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda sağınızdan/solunuzdan bir de size ters ters bakarak geçen ÇAKALLARI,
4- Far ayarının ne demek olduğunu bilmeyip ya da ona verilecek 2-3 milyonu servet sanıp arkanızda gözünüzü kamaştıran DAVARLARI,
5- Karda önden çekişli arabasının arka tekerlerine zincir takıp sonra "abi bi el atsana" diye yardım isteyen EŞEKLERİ,
6- Dakikalarca aynalarına bakmadan otobanın sol şeridinde sizin süratinizden en az 50-60 km yavaş giderek salınan KOYUNLARI,
7- Yeni yıkadığınız arabanızı batırmakla mükellef cam yıkama fıskıyesini ayarlamaktan aciz BEYGİRLERİ,
8- Arabasında biriktirip çöpe atması gerekenleri yola atan DOMUZLARI;
9- Trafik 2 dakika durdu mu kornaya giren AYILARI,
10- Her yere tüküren LAMALARI,
11- Kapısına geldiği adamın ziline basmaktansa, kornasına basmayı tercih eden SI?IRLARI, SEVMİYORUUUUUUUUUUUM....

Sigaranın Faydaları

Sigaranında faydası mı olurmuş, demeyin. İşte o kadar kötülenen her fırsatta iftiralara mağruz kalan sigaranın faydaları :
Sigara içeni köpek ısırmaz; çünkü yanında baston taşır.
Evine hırsız girmez; çünkü sabahlara kadar öksürür.
Üzerine sinek konmaz; çünkü buram buram nikotin kokar.
Fazla yorulmaz; çünkü yorulunca tıkanacağını bilir.
Yürümek için zorlanmaz; çünkü tekerlekli iskemlede gezdirilir.
İhtiyarlamaz; çünkü genç yaşlarda sevdiklerine kavuşur.
Yüzlerine renk gelir; çünkü dişleri ve bıyıkları sapsarı olur.
Vücutları bir kuş gibi hafifler; çünkü ileri dönemdeki dolaşım bozukluğundan ötürü önce parmakları, sonra da el ve ayakları kesilir.
İşte sigaranın faydaları, tiryakilere afiyet olsun...

Sabır

Saliha bir kadının,münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası, onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.
Bir gün, kadının kocası iyice öfkelenmişti.. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" Şuna bir oyun çevireyim de görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu.Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.
Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!!
diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti, besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir.
dedi. Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere, " Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet.
diye yalvarmaya başladı.Allah'a tövbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyla şükretmekten acizdim, beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin, diye dua ediyordu.
Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.
Büyükler demişler ki ; " Sabrın kendisi acıdır, lakin meyvesi tatlıdır."

HİÇ


Yaşlı bir adam tarlasında çalışırken tebdil-i kıyafet halkın içinde gezen hükümdar ona yaklaşır. Selamlaşırlar, yaşlı adam yolcunun sıcaktan bunaldığını düşünerek ona ayran ikram eder. Daha sonra sohbet etmeye başlarlar. Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar. Yaşlı adam ona:
-Hiç. der, hükümdar merakla
-Ne demek bu senin muhakkak bir adın ve ünvanın vardır. der, yaşlı adam gene
-Hiç, der, hükümdar bu sefer kendisiyle alay edildiğini sanar ve
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun. ben bu ülkenin hükümdarıyım der. Adam bu durum karşısında durumu izah etmeye çalışır:
-Peki hünkarım şimdi siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı planlıyorsunuz der. Hükümdar şaşkın bir tavırla,
-Hiç. der, yaşlı adam o zaman
-Hünkarım işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız o mertebedeki adamım der...

MUCİZE

Esma,küçük kardeşi Hasan hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı.Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
Hasan yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı;fakat bunun için yeterli paraları yoktu.
Babasının umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Esma:
''Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir''
Bu sözleri duyar duymaz,usulca kendi odasına yürüdü Esma,kedi biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkarıp içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymağa başladı.Yanılgıya düşmemek için tam dokuz kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları.Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp,köşedeki eczaneye gitti.
Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi.Eczacı çok meşguldü ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu.Bu kadar meşguliyetin arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu,ama Esma'nın beklediğini görünce,Evet,ne istiyorsun söyle bakalım!
Birazcık acele et,gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum,diyerek şık giyimli adamı gösterdi.
Esma ''Kardeşim....''dedi,sessizce yutkunduktan sonra devam etti:
''Evet kardeşim çok hasta,bir mucize almak istiyorum.

Yüzü dost özü düşman

Tilki,avcıların namlusundan kaçarken bir oduncu çıktı karşısına.
''Aman ocağına düştüm!'diye yalvardı.''Kurban olayım bir yer göster de saklanayım.''
Oduncu:
!!Benim kulübeye gir hemen!' dedi.
Avcılar yetişti ya,tilkinin yerinde yeller esiyordu.Soluk soluğa kalmışlardı.
Selamun Aleykum!dediler
Oduncu:
Ve aleyküm selam!'diye karşıladı.
Hemşerim,bir tilki gördünmü buralarda?diye sordular.
Oduncu:
Yok,dedi,görmedim.
Dedi ama bir yandanda eliyle kulübeyi işaret ediyordu,içeride demeye getiriyordu.
Avcılar bir şey anlamadı hallerinden,çekip gittiler.
Tehlikenin savuştuğunu gören tilki,uzaklaşmaya başladı.
Oduncu arkasından bağırdı.
''Yahu bir teşekkür yokmu?
''Olurdu ama,yüzün dost özün düşman olmasaydı''dedi ve tilki gözden kayboldu

BAKKAL VE PAPAĞAN HİKAYESİ

Bu papağan dükkanın adeta bekçiliğini üstlenmişti ; gelenlere güzel nükteler söyleyip, şakalar yapardı.
Tıpkı bir insan gibi konuşmasının yanında ayrıca çok güzel de öterdi.
Bakkal bir gün evine gitmişti. Papağan da her zaman olduğu gibi dükkanı bekliyordu. O sırada bir fareyi kovalayan bir kedi dükkandan içeriye daldı. Korkudan ne yapacağını şaşıran zavallı papağan ordan praya kaçarken gül yağı şişesini devirdi , ortalığı birbirine kattı. Biraz sonra evinden dönen dükkan sahibi durumu görünce çok kızdı ve kızgınlıkla papağanın başına vurdu. Vurunca da olan oldu papağanın dili tutuldu, başındaki tüyler döküldü. Zavallı başı kel oldu. Günler geçti fakat papağan bir türlü konuşmadı.
Bakkal yaptığına bin pişman oldu. Ah vah ederek saçını sakalını yoldu."Elim kırılsaydı da zavallı kuşa vurmasaydım." diye kendi kendine söyleniyor, kuşu yeniden dile gelsin diye yoksullara sadakalar veriyordu. Aradan üç gün üç gece geçti, fakat kuş hiç konuşmadı. Bakkal bu kuş artık konuşmayacak diyerek üzüntüyle kara kara düşünüyordu. O sırada başı kabak gibi tamamen tüysüz biri geçiyordu. Bunu gören papağan hemen dile gelerek konuşmaya başladı : - "Ey kel neden öyle kel oldun, yoksa sen de mi gül yağı şişesini döktün?" diye seslendi. Bunu duyan herkes gülmeye başladı. Çünkü papağan gördüğü bu adamın da kendisi gibi gül yağı şişesini devirip kırdığını, bu yüzden sahibinin onunda başına vurarak saçlarının dökülmesine sebep olduğunu sanmıştı..
Her iki arı da aynı çiçeğe kondu, aynı yerden beslendi. Birinin yediği bal, diğerinin ki zehir oldu...

Yeterki Kalbi Kırılmasın

Bir hükümdarın pek çok cariyeleri vardı. İçlerinde pek güzel dilberler bulunmasına rağmen, siyah bir cariyeye daha fazla alaka ve sevgi gösterirdi. Diğerlerinin bunu çekemediğini fark eden padişah, bir gün kendilerine üzeri mücevheratla süsülü birer kristal bardak vermişti. Manevi değeri yanında maddi kıymeti de pek yüksek olan bu bardakları ellerinde tutan cariyeler, hayranlıkla bakarlarken padişah:

- Herkes elindeki bardağı yere vurup kırsın, demişti. Güzel cariyeler hediyelerini sinelerine bastırarak:

- Efendimizin bu kadar değerli bir hediyesini nasıl kırabiliriz! dediler. Siyah cariye ise padişahın emrini, hiç tereddüt etmeden ve vakit kaybetmeden der'akab yerine getirdi. Barfdak yere çarpılmış ve param parça olmuştu. Padişah siyah cariyeye hitaben:

- Diğer cariyelerim bu kadar kıymetli bardağı kıramadıkları halde sen neden kırdın? dedi. Siyah cariyenin verdiği cevap ise çok takdire şayandı:

- Bana efendimin kalbi lazım, kadehin ne kıymeti olabilir. Yeterk ki onun kalbi kırılmasın!

Hükümdar, bu cevabın içerisinde diğerlerine gereken dersi vermiş bulunuyordu.

Yüzü güze fakat özü çirkin bir kadın, kocasının kalbini kırmaya devam ettikçe, kalbte açtığı yaraya güzellik olamaz.

Şeytandan Mektup Var;

Seni dün günlük işlerini yaparken gördüm. Namaz kılmadan, dua etmeden bir günü
daha geçirdin. Hatta yemek yerken ve yatarken bile dua etmek için vakit
ayırmadın. Çok nankörsün! Seninle gurur duyuyorum. Benimle olduğun için çok
mutlu olduğumu söyleyemem.Hatırlıyormusun? Senelerdir beraberiz ama seni hala
sevmiyorum. Doğruyu söylemek gerekirse: Senden Allah'tan nefret ettiğim için
nefret ediyorum.
Allah beni cennetten attığı için bende seni kullanıyorum. Seni de Allah'ın bana
yaptıklarını ödetene kadar kullanacağım, ondan sonra sende defolup gidebilirsin.
Biliyormusun aptal.

Allah seni seviyor, ama sen hayatın boyunca benim
yanımdaydın. Bunun içinde seni ödüllendireceğim. Hayatının berbat olmasını
sağlayacağım. Biz ikimiz beraber kaldıkça bu Allahı çok üzecek.Zaman senin
hayatını kimin yönlendirdiğini Ona gösterecek. Ve bu senin sayende olacak.
Geçirdigimiz güzel günleri hatırla, insanları nasıl hor görüyorduk,
onlara küfür ediyorduk, çılgın partilere gidiyorduk, hırsızlık
yapıyorduk, nasıl iki yüzlü davranıyorduk, sigara kullanıyorduk, camiye
gitmiyorduk, dedikodu yapıyorduk..
Bunların hepsini kaybetmek istemezsin değil mi?
Hadi gel aptal! Sonsuza dek beraber yanalım! Senin için çok şeyler
düşünüyorum.
Bu mektupu sana ne kadar değer verdiğimi söylemek ve hayatının büyük bir
parçasını kullanmama izin verdiğine teşekkür etmek için yazıyorum.
Aptal, bazen sana çok gülüyorum. Öyle salaklıklar yapıyorsunki, benim bile
miğdemi bulandırıyorsun. Sen böyle devam et. Yeni nesile yalancılığı, aldatmayı,
kumarı ve camii yerine diskolara gitmeyi öğret.
Sen bunları onların yaninda yap ki onlarda seni örnek alsınlar. Bir zaman sonra
onlarda aynısını yapacaklardır. Çocuklar böyle işte.
Neyse, şimdi gitmeliyim ama birkaç saniye sonra tekrar seni görmeye geleceğim.
Azıcık aklın olsaydı tövbe etmek için biryerlere giderdin ve yaşayacak olduğun
bir kaç seneyi de Allah la beraber geçirirdin.
Bir kimseyi uyarmak karakterimde yoktur aslında, ama seni tanıyorum. Sen zaten
benim yanımdan ayrılmazsın. Senin yaşında olan bir insanın hala günah işlemeye
devam etmesi saçmalık olsada. Sakın beni yalnış anlama, senden hala nefret
ediyorum, ve bu böyle devam edecek. Beni gerçekten seviyorsan tabiki bu yazıyı
kimseyle paylasmazdın. Ölüm bizi buluşturana kadar..

ŞEYTAN

Ecel

Hazreti Süleyman (a.s.)ın sarayına bir kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayatî bir mes’ele için Hz. Süleyman (a.s.)la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s.), benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
-Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana Adam telaş içinde:

-Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı.

-Peki ne yapmamı istiyorsunuz?Adam yalvarır.

-Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman (a.s.)! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistana iletsin O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!

Hz. Süleyman (a.s.), adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve Bu adamı hemen al, Hindistana bırak1 emrini verir. Rüzgar bu Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistanda uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak, gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.

-Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun der. Azrail (a.s.) cevap verir.

-Ey Dünyanın ulu sultanı. Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki:

-Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistanda al Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm.İşte ona bakışımın sebebi bu idi

MESNEVÎ: Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Bu hayalî bir şey Kimden kapıp kurtarıyoruz?.. Allah (cc )dan mı? Ne boş hayal!.. Dünya, Allah (cc )den gafil olmaktır Dünya, para pul, kadın, giyim-kuşam, ticaret değildir.Bunu bil